Özgürlüğe Kaçıp Özgürlüğe Ayar Olanların Hikâyesi

İnsan hakikaten tuhaf bir canlı. Baskıdan kaçar.Yasaktan kaçar.Korkudan kaçar.Nefes alamadığı yerden kaçar.Sonra gider, hukukun az çok işlediği, insanın sabah kapı çalınca irkilmediği, iki laf edince başına gök kubbenin inmediği bir memlekete sığınır. Yerleşir.Düzen hoşuna gider.Sokaklar hoşuna gider.Kimsenin kimsenin ensesinde boza

İnsan hakikaten tuhaf bir canlı.

Baskıdan kaçar.
Yasaktan kaçar.
Korkudan kaçar.
Nefes alamadığı yerden kaçar.
Sonra gider, hukukun az çok işlediği, insanın sabah kapı çalınca irkilmediği, iki laf edince başına gök kubbenin inmediği bir memlekete sığınır.

Yerleşir.
Düzen hoşuna gider.
Sokaklar hoşuna gider.
Kimsenin kimsenin ensesinde boza pişirmemesi hoşuna gider.
Kadının sokakta rahat yürümesi, gencin itiraz edebilmesi, gazetecinin soru sorabilmesi, devletin vatandaşın tepesine her dakika çöküp “Ben geldim” diye nefes aldırmaması hoşuna gider.

Sonra bir süre geçer.

İçindeki o küçük otoriter memur uyanır.

Der ki:
“Bu kadar özgürlük de fazla ama…”
İşte insanın orada bir durup su içesi geliyor.

Özgürlüğü seviyorlar… ama sadece kendilerine lazımsa

Bazı insanların özgürlükle ilişkisi ilkesel değil.
Pratik.

Yani kendine lazımsa çok güzel.
Başkası kullanınca biraz rahatsız edici.

Kendine gelince hak.
Başkasına gelince ölçüsüzlük.

Kendine gelince yaşam tarzı.
Başkasına gelince bozulma.

Kendine gelince demokrasi.
Başkası konuşunca provokasyon.

Böyle bir matematik geliştirmişler ki, bütün matematik kurallarını yeniden yazmak gerek. Çünkü denklem baştan sakat: eşitliği sadece kendine istiyor.

Halbuki özgürlük dediğin şey, kişinin kendi hayatını yaşama hakkıdır. Başkasının hayatına ayar verme imtiyazı değil.

Ama gel gör ki bazıları bu ayrımı yapmayı hiç sevmiyor.
Sevse zaten bu kadar komik duruma düşmezdi.

Medeni ülkeye gidip medeniyetle kavga etmek

Bak, insanın daha güvenli, daha adil, daha huzurlu bir yerde yaşamak istemesi dünyanın en normal şeyi. Bunu kimse yadırgamaz. Yadırganacak olan şey başka.

Bir yere tam da hukuku, özgürlüğü, insan hakları ve toplumsal düzeni sayesinde gidip, sonra dönüp o düzenin kolonlarına tekme savurmak başka bir kafa.

Bu biraz şuna benziyor:
Yağmurdan kaçıp eve giriyorsun, sonra salonda oturup “Bu çatı da çok abartılıyor” diyorsun.

Madem çatıyı bu kadar gereksiz buluyordun, dışarıda ıslansaydın.

Demek ki mesele sadece sığınmak değilmiş.
Mesele rahat etmekmiş.
Rahat edince de başkasının rahatından rahatsız olmakmış.

İnsan bazen hayret etmiyor değil.
Ama artık çok da şaşıramıyor. Çünkü bu devirde çelişki, bazı insanların karakter özelliği olmuş.

Demokrasiyle araları iyi… mikrofon kendi ellerindeyse

Bazılarının demokrasiyle ilişkisi açık büfe gibi.

İşine geleni alıyor, gelmeyeni bırakıyor.

Meydana çıkmak mı lazım?
Demokrasi şahane.

Konuşmak mı lazım?
İfade özgürlüğü kutsal.

Devlet baskı yapmasın mı?
Hukuk devleti şart.

Peki aynı haklar başkalarına da verilsin mi?

Orada yüz düşüyor.
Orada ses tonu değişiyor.
Orada meşhur cümle geliyor:

“Ama o kadar da değil.”

Bizim coğrafyanın en maharetli cümlesidir bu.
Her güzel fikrin ayağına takılır.

Adalet? Güzel ama o kadar da değil.
Özgürlük? Gerekli ama o kadar da değil.
Eşitlik? Tamam da o kadar da değil.

Ne kadar olacak peki?
Sana kadar mı, senden sonrası uçurum mu?

İnsan hakları menüden seçilen meze değildir

Bazı insanlar insan haklarını da yanlış anlamış.

Sanki restoranda ara sıcak seçiyor.
Canı çekerse alıyor, istemezse masadan kaldırıyor.

Kendine dokunulursa hak ihlali.
Başkası ezilirse toplumsal düzen.

Kendisi susturulursa baskı.
Başkası susturulsun derse ahlaki hassasiyet.

Kendine karışılırsa despotluk.
Kendisi başkasına karışırsa değer savunusu.

Böyle bir esneklik yoga hocasında olsa sınıf açar.

Halbuki insan hakkı dediğin şey, sadece sevdiğin insanlar için geçerli değildir. Sana benzeyenler için de değildir. Hatta asıl sınav, sana benzemeyen insanın da aynı hakka sahip olduğunu kabul ettiğin yerde başlar.

Medeniyet biraz da budur zaten.
Hoşlanmadığın insanın da insan olduğunu unutmamak.

Ama işte bazıları için en ağır yük bu.
Başkası da kendisi kadar serbest olsun fikri, omuzlarına taş gibi çöküyor.

Ülke değişiyor, adres değişiyor, pasaport değişiyor… kafa aynı

Asıl komedi burada başlıyor.

İnsan şehir değiştiriyor.
Mahalle değiştiriyor.
Düzen değiştiriyor.
Bazen dili değiştiriyor.
Bazen vatandaşlık bile değişiyor.

Ama zihniyet valizin fermuarına sıkışmış şekilde aynı kalıyor.

İçinde küçücük bir despot taşıyor.
Fırsat bulunca çıkarıyor.
“Kimse bana karışmasın ama imkan olursa ben herkese biraz çeki düzen vereyim” diyor.

O küçük despot bazılarında hiç uyumuyor.

Bu yüzden sorun çoğu zaman gidilen yerde değil, götürülen kafada oluyor.

Çünkü medeni olmak sadece temiz kaldırım, saatinde gelen metro, düzenli maaş, sessiz sokak demek değil. Bunlar işin konfor kısmı.

Medeni olmak, başkasının da senden farklı biçimde yaşayabileceğini kabul edebilmek demek.
Kendi doğrunu anayasa maddesi gibi ortalıkta gezdirmemek demek.
Sana benzemeyen insanın da aynı göğün altında, aynı hakla yaşayabileceğini sindirebilmek demek.

İşte tam burada çok kişi dökülüyor.

Bazıları özgürlüğe sığınıyor, sonra özgürlüğün dekorunu bozmak istiyor

Aslında bütün hikâye bu.

Bir düzene gidiyorsun çünkü orada nefes var.
Sonra diyorsun ki bu nefes fazla geldi.

Bir topluma gidiyorsun çünkü orada baskı daha az.
Sonra dönüp o serbestliğe ayar oluyorsun.

Kadın özgür olunca rahatsız oluyorsun.
Genç konuşunca rahatsız oluyorsun.
Sanat kendi kafana göre şekillenmeyince rahatsız oluyorsun.
Basın soru sorunca rahatsız oluyorsun.
Başkası senin gibi yaşamayınca rahatsız oluyorsun.

E o zaman sen özgürlüğü sevmiyorsun ki.

Sen sadece kendin için geniş alan istiyorsun.
Başkası için dar koridor.

Bu da özgürlük değil.
Bu, konforlu üstünlük arayışı.

Adını ne kadar cilalarsan cila, özü değişmiyor.

Son söz

Mesele bir yerden bir yere gitmek değil.
Mesele zihniyet.

Baskıdan kaçıp baskı özlemi çekiyorsan,
özgürlüğe sığınıp özgürlüğe burun kıvırıyorsan,
hukuktan faydalanıp başkasının hakkını daraltmak istiyorsan,
sorun gittiğin ülkede değil, taşıdığın kafadadır.

İnsan gibi yaşamak güzel şey.
Ama onun da bir edebi var.

İnsan gibi yaşamak isteyen, önce başkasının da insan gibi yaşama hakkını kabul edecek.
Özgürlük isteyen, onu sadece kendine istemeyecek.
Hak talep eden, başkasının hakkını da sineye çekecek.

Zor olan bu zaten.

Kolay olan, rahat bir düzene sığınıp sonra o düzenin kıymetini bilmeden ona ayar vermek.
Kolay olan, demokrasinin sunduğu imkânlarla demokrasiye trip atmak.
Kolay olan, insan haklarından faydalanıp başkasının hakkına surat asmak.

Ama kolay olan şey, doğru olan şey olmuyor.

Bazı insanlar bunu hâlâ öğrenemedi.
Bazıları da öğrenmek istemiyor.

Çünkü özgürlük hoşlarına gidiyor.
Ama ortak kullanımlı olunca canları sıkılıyor.