Dışarıdan bakınca yazmak, yazmaktır gibi görünüyor.
Oturursun masaya, aklına geleni yazarsın, cümleler akar, konu da bir şekilde çıkar sanılıyor. Oysa işin içine girince anlıyorsun ki blog yazarlığı başka, roman yazarlığı bambaşka bir dünya. İkisi de yazıdır ama biri kısa mesafe koşusuysa, diğeri nefes isteyen uzun bir yol.
Ben uzun zamandır blog yazıyorum. Blog yazısında daha çok hayatın içinden yakaladığın bir meseleyi alıp kendi süzgecinden geçiriyorsun. Bazen bir olay, bazen bir insan tipi, bazen de tek bir cümle yazının çıkış noktası olabiliyor. Daha anlık, daha refleksif, daha doğrudan bir alan. Yazar orada daha görünür oluyor. Okur senin sesini, öfkeni, ironini, itirazını daha net hissediyor.
Roman ise başka türlü bir emek istiyor.
Ben bunu ilk romanım Kaderin Sessiz Düğümleri üzerinde çalışırken daha iyi anladım. Roman yazmak öyle kolay bir iş değilmiş. İnsan başta elinde bir hikâye varsa gerisinin gelir olduğunu sanıyor ama öyle olmuyor. Çünkü roman yalnızca bir şey anlatmak değil; onu nasıl anlatacağını da bilmek demek.
Her şeyden önce kurgu gerekiyor. Planlama gerekiyor. Karakter inşası gerekiyor. Olay örgüsünün nerede hızlanacağını, nerede yavaşlayacağını ayarlamak gerekiyor. Bir sahnenin gerçekten gerekli olup olmadığını görmek gerekiyor. Diyalog kurmak ayrı emek, atmosfer oluşturmak ayrı emek. Zamanın akışı, mekânın dili, karakterin geçmişi, susuşu, öfkesi, kırılması… Hepsi bir bütün halinde düşünülmek zorunda.
Blog yazısında bazen düşünce seni taşır. Romanda ise sen o yapıyı taşımak zorunda kalırsın.
Bir başka fark da şu: Blog yazısında daha özgür, daha spontane ilerleyebiliyorsun. Gündemden, gözlemden, öfkeden, ironiden besleniyorsun. Ama romanda iş daha ciddi. Orada sadece ne anlattığın değil, nasıl anlattığın da çok önemli. Hatta bazen nasıl anlattığın, ne anlattığının bile önüne geçiyor.
Benim için en öğretici taraflardan biri de şu oldu: Roman yazmak sadece ilham işi değilmiş. Disiplin işiymiş. Sabır işiymiş. Dönüp dönüp yazdığına bakmak, bazen silmek, bazen yeniden kurmak gerekiyormuş. İlk anda çok iyi sandığın bir bölüm, biraz zaman geçince yerini kaybedebiliyormuş. İnsan yazdıkça sadece metni değil, kendi aceleciliğini de terbiye ediyor.
Bir de işin açık konuşulması gereken tarafı var: Bu iş için eğitim almak gerekiyor.
Kim ne derse desin, roman yazarlığı sadece “içimden geldi yazdım” diyerek yürüyen bir alan değilmiş. Teknik bilmek gerekiyor. Yapıyı görmek gerekiyor. Nerede hata yaptığını fark edebilmek gerekiyor. Çünkü insan kendi metnine fazla yakın olunca, tökezlediği yeri çoğu zaman göremiyor. O yüzden yol gösterici biri çok önemli. Bu işte daha önce yürümüş, nerede durulacağını bilen bir el insana ciddi anlamda yön veriyor.
İyi bir editör de bu yüzden büyük mesele.
Ama burada kastettiğim şey yalnızca imla hatalarını düzelten biri değil. Gerçek anlamda iyi editör; kurguya bakan, anlatım biçimine dikkat eden, karakterin eksik kaldığı yeri gören, sahnenin yük taşıyıp taşımadığını söyleyen kişidir. Bazen sizin anlatmak isteyip de tam oturtamadığınız şeyi dışarıdan daha net görür. Yalnızca düzeltmez; metnin önünü açar.
Sanırım blog yazarlığı ile roman yazarlığı arasındaki en net farklardan biri de burada ortaya çıkıyor. Blog yazısında sesiniz daha öndedir. Romanda ise kurduğunuz dünya. Blogda okur sizinle konuşur, romanda ise karakterlerle yürür. Blog yazısı güncele daha yakındır; roman daha derine iner. Biri bugünü yakalar, diğeri insanın içindeki eski ve kolay çözülmeyen düğümleri yoklar.
Benim için Kaderin Sessiz Düğümleri biraz da bu geçişin somut hali oldu.
Blog yazılarında yıllardır gözlemlediğim insan halleri, çelişkiler, suskunluklar, içten içe büyüyen kırılmalar bu kez bir romanın içinde kendine yer buldu. Bu yüzden bu kitap benim için sadece yazılmış bir metin değil; sabredilmiş, taşınmış, kurulmuş bir dünya aynı zamanda.
Sonuçta blog yazarlığı ile roman yazarlığı arasında üstünlük farkı yok. Ama yolları farklı. Blog daha hızlı nefes alıyor, roman daha ağır yürüyor. Blog daha görünür konuşuyor, roman daha derinden fısıldıyor.
Ve insan yazdıkça şunu anlıyor:
Yazının türü değişse de mesele hep aynı kalıyor.
İnsan.
Onun suskunluğu, yarası, karanlığı, kırılması ve çözemediği düğümler…
Gerisi sadece hangi yoldan gittiğiniz.
