Kaderin Sessiz Düğümleri’ne Dair Kişisel Birkaç Söz

Kaderin Sessiz Düğümleri’ne Dair Kişisel Birkaç Söz

Bir kitabı yazmakla, o kitabı eline alıp dışarıdan bakmak aynı şey değil. Yazarken insan metnin içinde yaşıyor; karakterlerle yatıp kalkıyor, onların öfkesiyle geriliyor, yarasıyla yoruluyor, sessizliğiyle susuyor. Ama dosya kapanıp iş baskıya geldiğinde başka bir şey başlıyor. Bu kez yazar olarak değil, biraz okur gibi bakmaya çalışıyorsun yazdığına.

Kaderin Sessiz Düğümleri benim için tam da böyle bir kitap oldu.

Her şeyden önce şunu açık açık söylemem gerekir: Bu benim ilk kitabım. Dolayısıyla heyecanı da ilklerin heyecanı, kusuru da ilklerin kusuru. Bunu saklayarak ya da üstünü örterek konuşmanın bir anlamı yok. Hatta bence ilk kitabına fazla kusursuzmuş gibi davranan yazar, biraz hem okuyucuya hem de kendine haksızlık eder.

Bu romanı yazarken sadece bir hikâye anlatmak istemedim. İnsan geçmişinin peşini nasıl bırakmadığını, çocuklukta içimize atılan bazı düğümlerin yıllar sonra bile en kritik anlarda nasıl dönüp karşımıza çıktığını anlatmak istedim. Çünkü bazı yaralar kapanmıyor; sadece kabuk bağlıyor. Sonra hayat geliyor, o kabuğu bir yerinden kaldırıyor ve insan kendini yıllar önceki acının tam ortasında buluyor. Bir yandan da okurun kitabı sadece okumakla kalmayıp, yer yer seyrediyor hissini de tatmasını istedim. Sahnenin, yalnızlığın, denizin, gerilimin gözünde canlanması benim için önemliydi.

Bu romanın merkezinde biraz da bu var.

Tolga’nın hikâyesi sadece travmatik bir çocukluğun, kaybın ve hayatta kalma mücadelesinin hikâyesi değil. Aynı zamanda güçlü görünmenin her zaman sağlam olmak anlamına gelmediğinin hikâyesi. Dışarıdan derli toplu, başarılı, kontrollü görünen insanların içlerinde nasıl fırtınalar taşıyabildiğini göstermek istedim. Bence hayatın en sinsi taraflarından biri de bu: İnsan bazen en çok ayakta görünen yerde en çok kırılmış oluyor.

Romanın baş tarafının karanlık olması da bu yüzden. Tolga’nın çocukluğu, annesiyle yaşadığı yıkım, şiddet, suçluluk duygusu ve içten içe çürüyen tarafları, bugünkü karakterin temelini oluşturuyor. O yüzden ilk bölümlerdeki sertlik benim açımdan sadece atmosfer değil, karakterin omurgasıydı.

Sonra hikâye başka bir iklime geçiyor. Şirket, mücadele, hesaplaşma, deniz, tekne, kaçış hissi, özgürlük arzusu… Hepsinin altında aynı soru yatıyor: İnsan gerçekten geçmişinden kaçabiliyor mu? Tolga denize açılırken sadece yeni bir hayat aramıyor; kendinden, hafızasından ve içindeki karanlıktan da uzaklaşmak istiyor. Ama hayat, insanın peşini denizin ortasında bile bırakmıyor.

Rana da bu yüzden benim için önemli bir karakterdi. Onu sadece aşk hikâyesinin kadın karakteri olarak kurmadım. Kendi yaraları, kendi yükü, kendi kırıkları olan ama buna rağmen dimdik kalmaya çalışan bir kadın olsun istedim. Tolga ile karşılaşmaları da tesadüfi bir romantizm gibi dursun istemedim. Daha çok, birbirinin yarasını uzaktan tanıyan iki insan gibi düşündüm onları.

Ama roman sadece Tolga ve Rana’dan ibaret değil.

Cengiz, bu hikâyenin belki de en omurgalı karakterlerinden biri. Tolga’nın sadece en yakın arkadaşı değil; aynı zamanda sağ kolu, sırdaşı, aklı, dengesi ve en güvendiği insanı. Bazı dostluklar hikâyede fon gibi durur, bazılarıysa karakterin ayakta kalma sebebi olur. Cengiz benim için ikinci türden bir karakterdi. Tolga’nın hayatındaki ağırlığını, sadakatini ve sessiz gücünü özellikle önemli gördüm. Hikâyenin merkezinde görünmeden duran ama aslında merkezi taşıyan insanlardan biri o.

Aslı, hikâyede belki en çok güven duygusunu temsil eden karakterlerden biri. Dostluğun, sadakatin ve insanın en kırılgan anlarında yanında duran gerçek bağların karşılığı gibi. Onun varlığı, Rana’nın yalnızlığını daha görünür kılarken aynı zamanda hayatta her şeyin tamamen karanlığa dönmediğini de hatırlatıyor.

Ergun Bey ise hikâyenin sessiz ama kilit taşlarından biri. Gücü gösterişli şekilde kullanan biri değil; daha çok soğukkanlılık, akıl ve zamanında müdahale eden irade tarafını temsil ediyor. Bazı karakterler çok konuşmadan ağırlık kurar; Ergun Bey benim için biraz öyle biri oldu.

Bir de Baran var.

Baran’ı sadece “kötü adam” olsun diye yazmadım. Onun asıl ürkütücü tarafı, ağır psikolojik bozukluklarla örülü karanlık yapısı. Takıntılı, kontrolcü, dengesiz ve tehditkâr tarafı sadece hikâyeyi sürükleyen bir kötülük unsuru değil; aynı zamanda bazı insanların ruhsal çürümesini ne kadar yıkıcı bir güce dönüştürebileceğinin göstergesi. Onu yazarken, korkutucu olanın sadece şiddet değil, bozulmuş bir zihnin etrafındaki herkesin hayatını zehirleyebilme kapasitesi olduğunu düşündüm.

Burada dürüst olayım:

Bu romanın en sevdiğim yanı, karakterlerinin duygusal yükü oldu. Tolga, Rana, Cengiz, Aslı, Ergun Bey, Ahmet Bey, Gülşen Hanım… Her birinin hikâyeye sadece işlev olarak değil, ruh olarak da değmesini istedim. Okur karaktere sadece “ne yaptı” diye değil, “neden böyle biri oldu” diye de baksın istedim.

Ama yine dürüst olayım:

Bu roman kusursuz bir roman değil.

Üstelik bunu sadece “her kitabın eksiği olur” kolaycılığıyla söylemiyorum. Bu kitap çok detaylı ve yönlendirici bir editoryal denetimden geçmiş bir çalışma değil. Editoryal müdahale daha çok imla ve teknik düzenleme seviyesinde kaldı. Yani metnin ritmine, kurgu dengesine, bazı bölümlerin kısaltılıp genişletilmesine dışarıdan sert bir editoryal el değmiş değil.

Bunun avantajı da var, dezavantajı da.

Avantajı şu: Metnin sesi büyük ölçüde bozulmadı, hikâye benim kurduğum ruh hâliyle kaldı.
Dezavantajı şu: Daha tecrübeli ve yönlendirici bir editoryal çalışmadan geçseydi bazı bölümler muhtemelen daha sıkı, daha dengeli ve daha rafine hâle gelebilirdi.

Bu noktada hakkını teslim etmem gereken bir isim var: sevgili eşim Simla Tezcan Bayrak.

Bu kitabın ilk okuru, ilk değerlendireni ve ilk editörü o oldu. Daha doğrusu, resmi editörlükten çok iyi bir okur dikkatiyle metne dışarıdan bakan ilk kişi oydu. İmla düzeltmeleri dışında, eksik bulduğu yerleri, akışta aksayan noktaları, okur açısından soru işareti bırakabilecek bölümleri samimiyetle söyledi. Bazen yazarın görmek istemediği şeyi iyi bir okur tek cümlede yüzüne vurabiliyor. Simla da bunu yaptı; kırmadan ama sakınmadan.

Bu yüzden bu kitabın ortaya çıkışında onun payını anmadan geçmek haksızlık olurdu.

Yine bazı yerlerde bilerek uzun kaldım. Özellikle deniz hayatı, yolculuklar, mekân geçişleri ve iç dünyaya eşlik eden detaylarda. Kimi okur bunu atmosfer kurma olarak görecektir, kimi ise “burada biraz daha sıkı olunabilirmiş” diyecektir. Buna itiraz etmem. Çünkü ben bu romanda sadece olay anlatsın değil, biraz da yaşatsın istedim.

Bu roman türler arasında dolaşıyor; içinde psikolojik kırılma da var, travma da var, güç savaşı da, aşk da, kaçış da, gerilim de. Ben bunu bir zayıflık değil, hayatın kendisine benzer bir dağınıklık olarak gördüm. Çünkü insan hayatı da tek türe ait olmuyor zaten.

Bugün dönüp baktığımda şunu rahatlıkla söyleyebilirim:

Ben bu kitabı yapay bir etki yaratmak için yazmadım.
Okuru etkilemek için sahte bir derinlik satmaya çalışmadım.
Süs olsun diye acı koymadım.
Karakterleri kahramanlaştırmadım.

Tolga da kusursuz değil, Rana da. Çünkü amaç, kusursuz insanları anlatmak değil; kırıklarıyla ayakta kalmaya çalışan insanları anlatmaktı.

Belki tam da bu yüzden bu romana gönül rahatlığıyla sahip çıkabiliyorum.

Eksikleri vardır. Fazlalıkları vardır. Tartışılacak yönleri de vardır. Ama içi boştur diyemem. Bu kitapta emek var, dert var, yara var, yüzleşme var. En önemlisi de samimiyet var.

Okur bu romanda kendinden ne bulur, kimi sever, kime kızar, hangi cümleyi aklına yazar, onu artık zaman gösterecek. O kısım benden çıktı, okura geçti. Her kitabın bir noktadan sonra yazarıyla vedalaşıp kendi yoluna gitmesi gibi.

Benim açımdan Kaderin Sessiz Düğümleri, geçmişin insanı nasıl şekillendirdiğine, sevginin bazen bir tedavi değil ama bir eşlik biçimi olduğuna ve insanın özgürlüğü önce kendi içinde araması gerektiğine dair bir roman.

Seversiniz, sevmezsiniz, eksik bulursunuz, fazla bulursunuz…
Hepsine eyvallah.

Ama şundan eminim:
Bu kitap yazılırken kalpten yazıldı.


Blog Yazarının Romanla İmtihanı: Kaderin Sessiz Düğümleri

Blog Yazarının Romanla İmtihanı: Kaderin Sessiz Düğümleri

Dışarıdan bakınca yazmak, yazmaktır gibi görünüyor.

Oturursun masaya, aklına geleni yazarsın, cümleler akar, konu da bir şekilde çıkar sanılıyor. Oysa işin içine girince anlıyorsun ki blog yazarlığı başka, roman yazarlığı bambaşka bir dünya. İkisi de yazıdır ama biri kısa mesafe koşusuysa, diğeri nefes isteyen uzun bir yol.

Ben uzun zamandır blog yazıyorum. Blog yazısında daha çok hayatın içinden yakaladığın bir meseleyi alıp kendi süzgecinden geçiriyorsun. Bazen bir olay, bazen bir insan tipi, bazen de tek bir cümle yazının çıkış noktası olabiliyor. Daha anlık, daha refleksif, daha doğrudan bir alan. Yazar orada daha görünür oluyor. Okur senin sesini, öfkeni, ironini, itirazını daha net hissediyor.

Roman ise başka türlü bir emek istiyor.

Ben bunu ilk romanım Kaderin Sessiz Düğümleri üzerinde çalışırken daha iyi anladım. Roman yazmak öyle kolay bir iş değilmiş. İnsan başta elinde bir hikâye varsa gerisinin gelir olduğunu sanıyor ama öyle olmuyor. Çünkü roman yalnızca bir şey anlatmak değil; onu nasıl anlatacağını da bilmek demek.

Her şeyden önce kurgu gerekiyor. Planlama gerekiyor. Karakter inşası gerekiyor. Olay örgüsünün nerede hızlanacağını, nerede yavaşlayacağını ayarlamak gerekiyor. Bir sahnenin gerçekten gerekli olup olmadığını görmek gerekiyor. Diyalog kurmak ayrı emek, atmosfer oluşturmak ayrı emek. Zamanın akışı, mekânın dili, karakterin geçmişi, susuşu, öfkesi, kırılması… Hepsi bir bütün halinde düşünülmek zorunda.

Blog yazısında bazen düşünce seni taşır. Romanda ise sen o yapıyı taşımak zorunda kalırsın.

Bir başka fark da şu: Blog yazısında daha özgür, daha spontane ilerleyebiliyorsun. Gündemden, gözlemden, öfkeden, ironiden besleniyorsun. Ama romanda iş daha ciddi. Orada sadece ne anlattığın değil, nasıl anlattığın da çok önemli. Hatta bazen nasıl anlattığın, ne anlattığının bile önüne geçiyor.

Benim için en öğretici taraflardan biri de şu oldu: Roman yazmak sadece ilham işi değilmiş. Disiplin işiymiş. Sabır işiymiş. Dönüp dönüp yazdığına bakmak, bazen silmek, bazen yeniden kurmak gerekiyormuş. İlk anda çok iyi sandığın bir bölüm, biraz zaman geçince yerini kaybedebiliyormuş. İnsan yazdıkça sadece metni değil, kendi aceleciliğini de terbiye ediyor.

Bir de işin açık konuşulması gereken tarafı var: Bu iş için eğitim almak gerekiyor.

Kim ne derse desin, roman yazarlığı sadece “içimden geldi yazdım” diyerek yürüyen bir alan değilmiş. Teknik bilmek gerekiyor. Yapıyı görmek gerekiyor. Nerede hata yaptığını fark edebilmek gerekiyor. Çünkü insan kendi metnine fazla yakın olunca, tökezlediği yeri çoğu zaman göremiyor. O yüzden yol gösterici biri çok önemli. Bu işte daha önce yürümüş, nerede durulacağını bilen bir el insana ciddi anlamda yön veriyor.

İyi bir editör de bu yüzden büyük mesele.

Ama burada kastettiğim şey yalnızca imla hatalarını düzelten biri değil. Gerçek anlamda iyi editör; kurguya bakan, anlatım biçimine dikkat eden, karakterin eksik kaldığı yeri gören, sahnenin yük taşıyıp taşımadığını söyleyen kişidir. Bazen sizin anlatmak isteyip de tam oturtamadığınız şeyi dışarıdan daha net görür. Yalnızca düzeltmez; metnin önünü açar.

Sanırım blog yazarlığı ile roman yazarlığı arasındaki en net farklardan biri de burada ortaya çıkıyor. Blog yazısında sesiniz daha öndedir. Romanda ise kurduğunuz dünya. Blogda okur sizinle konuşur, romanda ise karakterlerle yürür. Blog yazısı güncele daha yakındır; roman daha derine iner. Biri bugünü yakalar, diğeri insanın içindeki eski ve kolay çözülmeyen düğümleri yoklar.

Benim için Kaderin Sessiz Düğümleri biraz da bu geçişin somut hali oldu.

Blog yazılarında yıllardır gözlemlediğim insan halleri, çelişkiler, suskunluklar, içten içe büyüyen kırılmalar bu kez bir romanın içinde kendine yer buldu. Bu yüzden bu kitap benim için sadece yazılmış bir metin değil; sabredilmiş, taşınmış, kurulmuş bir dünya aynı zamanda.

Sonuçta blog yazarlığı ile roman yazarlığı arasında üstünlük farkı yok. Ama yolları farklı. Blog daha hızlı nefes alıyor, roman daha ağır yürüyor. Blog daha görünür konuşuyor, roman daha derinden fısıldıyor.

Ve insan yazdıkça şunu anlıyor:

Yazının türü değişse de mesele hep aynı kalıyor.

İnsan.

Onun suskunluğu, yarası, karanlığı, kırılması ve çözemediği düğümler…

Gerisi sadece hangi yoldan gittiğiniz.