Suçlu Kim? Çocuk mu, Oyun mu, Yoksa Hepimizin Görmezden Geldiği Sistem mi?

Suçlu Kim? Çocuk mu, Oyun mu, Yoksa Hepimizin Görmezden Geldiği Sistem mi?

Silah sesi artık haber bültenlerinde fonda akan bir detay değil. Direkt kalbe giren bir gerçek. Sabah çocuğunu okula gönderirken insanın içinden geçen o küçük, huzursuz ihtimal artık küçücük değil. Büyüdü. Yerleşti. Normalleşmeye başladı. Asıl tehlike de burada zaten.

Ama biz ne yapıyoruz?
Her zamanki gibi en kolay hedefe yöneliyoruz: bilgisayar oyunları.

Çünkü oyunları suçlamak kolay.
Çünkü oyunların lobisi yok.
Çünkü oyunlar çıkıp “asıl sorun sizsiniz” diyemez.

Ama gerçek biraz daha rahatsız edici.

Bir çocuk durduk yere silah alıp okula gitmez. Gitmez. Bu bir “anlık cinnet” masalı değil. Bu, yıllarca biriktirilmiş bir şeyin dışa vurumu. Bir çocuğun zihni boş bir hard disk değil ki, bir oyunu yükledin mi karakter değişsin. O zihin yıllarca dolduruluyor. Aileyle, okulda yaşadığıyla, öğretmenin tavrıyla, izlediğiyle, maruz kaldığıyla…

Ve biz o zihni neyle dolduruyoruz?

Değersizlikle.

Türkiye’de eğitim sistemi artık çocuk yetiştirmiyor. Çocuk eleyip öğütüyor. Daha küçük yaşta “sen iyisin, sen değilsin” diye ayrıştırıyor. Başarıyı bir süreç olmaktan çıkarıp bir etiket haline getiriyor. Başarısızsan sadece geri kalmış olmuyorsun, “yetersiz” oluyorsun. Sürekli kıyaslanan, sürekli eksik hissettirilen bir çocuk ne yapsın? İçine mi atsın? Atıyor zaten. Bir yere kadar.

Sonra ya içine çöküyor… ya da dışarı patlıyor.

Bir de öğretmen meselesi var. Eskiden öğretmen dediğin figürün bir ağırlığı vardı. Şimdi sistematik olarak içi boşaltıldı. Ekonomik olarak ezildi, sosyal olarak yalnız bırakıldı, otoritesi törpülendi. Öğretmen güçlü değilse, sistem güçlü değildir. Sistem güçlü değilse, çocuk oraya tutunamaz. Aidiyet hissetmeyen çocuk, zaten en riskli noktadadır.

Ama bunları konuşmak zor. Çünkü burada sorumluluk var.

Daha kolayı ne?
“Çocuk oyun oynuyordu.”

Oldu bitti.

Peki televizyon?

Prime time açıyorsun… mafya.
Biraz geç… aşiret.
Daha geç… ihanet, şiddet, entrika.

Silah, güç demek.
Şiddet, çözüm demek.
Korkutan, kazanan demek.

Bunu yıllarca izleyen bir toplumda, bir çocuğun zihninde güç kavramı neye dönüşüyor sanıyorsun?

Ama diziler konuşulmaz. Çünkü reyting var.
Reyting varsa, gerçek ikinci plandadır.

Bilgisayar oyunları etkisiz mi? Değil.
Ama tek başına suçlu mu? Asla.

Bilim çok net söylüyor: Şiddet içerikli oyunlar, zaten kırılgan olan bir zihinde etkili olur. Yani ortada zaten bir problem varsa, onu büyütür. Ama sıfırdan bir canavar yaratmaz. O canavar çok daha önce, çok daha derinde oluşmaya başlar.

O derin neresi?

Evde konuşulmayan meseleler.
Okulda bastırılan duygular.
Toplumda normalleşen şiddet.
Ekonomik sıkışmışlık.
Yalnızlık.
Değersizlik hissi.

Sen bunları çözmeden, joystick’e savaş açıyorsun.

Bu, yangını söndürmek yerine dumanla kavga etmeye benziyor.

Bugün bir çocuk silahla okula gidiyorsa, bu “o çocukta bir sorun var” meselesi değil. Bu, sistemin sana attığı bir mesaj. “Bir şeyler ciddi şekilde yanlış gidiyor” diyen bir alarm.

Ama biz ne yapıyoruz?

Alarmı kapatıyoruz.
Sonra saat bozuk diyoruz.

Gerçek çözüm sıkıcıdır. Çünkü sorumluluk ister. Eğitim sistemini düzeltmek gerekir. Öğretmeni yeniden ayağa kaldırmak gerekir. Medyada şiddeti pazarlayan dili sorgulamak gerekir. Çocuğu gerçekten dinlemek gerekir. Onu sadece sınav sonucuyla değil, insan olarak görmek gerekir.

Ama bunlar zor.

O yüzden biz kolay olanı seçiyoruz.

Bir gün dönüp aynaya bakmak zorunda kalana kadar.

Çünkü mesele oyun değil.

Mesele, o oyunu oynayan çocuğun hayatı.

Ve belki de en rahatsız edici gerçek şu:

Çocuklar bozulmaz.
Çocuklar, bozulan sistemlerin sonucudur.