İran Dosyası: Darbe, Şah, Devrim ve Bugün

İran Dosyası: Darbe, Şah, Devrim ve Bugün

Usta kalemler bu konuyu zaten enine boyuna kurcaladı, anlattı, önemli ayrıntıları ortaya koydu. Bana da nacizane, kendi usulümce İran Dosyası’na küçük bir not düşmek kaldı. Öyle akademik ciddiyet taslayacak değilim; biraz hafızayı kaşıyalım, biraz da yıllardır aynı yüzsüzlükle sorulan o soruya bakalım: İran neden böyle oldu?

Bazı ülkelerin kaderi kendi içinde yazılır.
Bazılarınınki ise Londra’da çizilir, Washington’da mühürlenir, Paris’te cilalanır.

İran uzun süre ikinci türden bir kaderin içine itildi. Sonra da dünya dönüp büyük bir şaşkınlıkla sordu: “Bu ülkede neden Batı karşıtlığı bu kadar güçlü?”
Gerçekten olağanüstü bir pişkinlik.
Evi yak, sonra dumanın neden çıktığını ev sahibine sor.

Hikâye 1951’de sertleşiyor. Muhammed Musaddık başbakan oluyor ve İran petrolünü millileştiriyor. Yani adam diyor ki, “Bu memleketin petrolü bu memlekete ait olsun.” Normal şartlarda bu cümle bağımsızlıktır. Emperyal muhasebede ise saygısızlıktır. Çünkü bazı büyük devletlerin ahlak anlayışı şudur: Senin toprağın senin olabilir ama yeraltın biraz tartışmalıdır.

Musaddık’ın yaptığı şey çok basitti aslında. İran’ın zenginliği, İran halkının işine yarasın istiyordu. Ama o dönem dünya düzeninde bazı ülkelerin zenginliği kendi halkına fazla layık görülmüyordu. Hele bir de işin ucunda petrol varsa, demokrasi bir anda prensip olmaktan çıkıp pazarlık malzemesine dönüşüyordu.

Sonra 1953 geldi. O meşhur yıl. Demokrasiye methiyeler dizen Amerika ile çıkarlarını kaybetmek istemeyen İngiltere, Musaddık’ı devirdi. Yani mesele “acaba karıştılar mı?” meselesi değildi. Bildiğin karıştılar. Hem de uzaktan ahkâm keserek değil, doğrudan sahaya inerek. İran halkı sandıkla bir irade ortaya koymuştu, Batı o iradeyi beğenmedi ve fişi çekti.

Demek ki Batı’nın demokrasi sevgisi, petrol vanasına kadarmış.

Darbeyle kim güçlendi? Şah Muhammed Rıza Pehlevi. Babası Rıza Şah’tı ama İran’ın üzerine uzun gölge gibi çöken isim oğul oldu. Yani Batı’nın parlatıp “istikrar unsuru” diye sunduğu, içeride ise gittikçe daha baskıcı bir rejime dönüşen o meşhur Şah.

Şah’ın vitrini parlaktı. Modernleşme vardı, Batılılaşma vardı, gösterişli kalkınma söylemleri vardı. Ama vitrinle memleket aynı şey değildir. İran’ın içinde baskı vardı, korku vardı, eşitsizlik vardı, işkenceyi sistemleştiren güvenlik aygıtı vardı. Şah ülkeye elbise giydirmeye çalıştı ama halkın boğazını da sıktı. Batı ise buna uzun süre memnuniyetle baktı. Çünkü onların sevdiği modernleşme, halka rağmen de olsa kendilerine çalışan modernleşmeydi.

Yani mesele İran’ın özgürleşmesi değildi.
Mesele İran’ın hizaya gelmesiydi.

Burada İngiltere’nin rolü daha çok muhasebeci aklıydı. Petrolün hesabını tutuyordu. Amerika’nın rolü ise jeopolitik kabadayılıktı. “Bizim çizgimizden sapmasın” refleksiyle hareket ediyordu. İkisi birlikte kısa vadeli çıkarlarını korudu, uzun vadede ise İran’ın altına saatli bomba bıraktı.

Sonra dönüp “Bu ülkede neden radikalleşme oldu?” diye sordular.

Olur tabii.
Seküler, milliyetçi, demokratik bir çizgiyi boğarsan; siyaseti saraya, sarayı da korkuya teslim edersen; bir süre sonra bastırılmış öfke kendine başka kanal bulur. İran’da mollalar biraz da böyle büyüdü. Gökten inmedi kimse. Batı’nın kibriyle, Şah’ın baskısıyla ve boğulan siyasetin açtığı boşlukta serpildiler.

Sonra sahneye Humeyni çıktı. Önce Irak’taydı, sonra 1978’de Fransa’ya geçti. İşin ironisine bakar mısınız? Yıllarca Batı’nın parlatıp ayakta tuttuğu Şah’a karşı devrimin sesi, bu kez Paris yakınlarından dünyaya yayılıyordu. Kasetler, açıklamalar, röportajlar, uluslararası medya ilgisi… İran’ın kader sahnesinde Londra var, Washington var, Paris var. İran halkına ise sonuçların içinde boğulmak düşüyor.

Tarihin bazen çok sinsi bir mizahı var.
Batı’nın büyüttüğü Şah, yine Batı’nın bir başkentinden yankılanan devrimci dalgaya yenildi.

Ocak 1979’da Şah İran’dan ayrıldı. Bazıları bunu zarif ifadelerle anlatmayı sever ama boşuna süslemeye gerek yok: Adam devrildi. Şubat 1979’da Humeyni İran’a döndü. Sonrası malum. İslam Cumhuriyeti kuruldu, mollalar devletin merkezine yerleşti.

Ve böylece Batı’nın Musaddık’ı devirip Şah’ı şişirerek kurduğu düzen, sonunda kendi nefret ettiği teokratik yapının önünü açtı.

Buna strateji diyen varsa çok iyimserdir.
Buna başarı diyen varsa düpedüz arsızdır.

İran devriminden sonra Batı yıllarca şöyle anlattı meseleyi: “Mollalar geldi, İran bozuldu.” Güzel cümle. Eksik ama güzel. Çünkü asıl sorulması gereken şu: Musaddık devrilmeseydi, Şah bu kadar şımartılmasaydı, siyasal alan bu kadar boğulmasaydı, dinî muhalefet bu kadar merkezî bir güce dönüşür müydü?

İran’da mollalar sadece ideolojiyle gelmedi. Biraz da bastırılmış siyaset sayesinde geldi. Biraz da Batı’nın kendi eliyle ezdiği alternatifler yüzünden geldi. Yani önce sağlıklı ihtimalleri boğdular, sonra ortaya çıkan hastalıklı sonucu seyredip ahlak dersi vermeye başladılar.

Mahallenin kabadayısı önce bütün camları indiriyor, sonra içeride neden cereyan var diye ev sahibine kızıyor.
İran hikâyesi biraz böyle.

Bugüne gelince, sahne yine tanıdık. Trump ile Netanyahu hattında İran yine masa başında konuşulan, harita üstünde dürtülen, tehdit diliyle hizaya sokulmaya çalışılan ülke muamelesi görüyor. Sanki bu film ilk kez oynanıyormuş gibi. Sanki bu bölgeye dışarıdan ayar vermeye çalışanların geçmişi tertemizmiş gibi. Sanki daha önce aynı kibirle girilen her yer güllük gülistanlık olmuş gibi.

Trump zaten bu hikâyeye çok uygun bir karakter. Adamda devlet adamı ciddiyetinden çok, dünya haritasını emlak dosyası sanan müteahhit özgüveni var. Diplomasi desen yok, sabır desen yok, tarih bilgisi desen o da zaten Allah’a emanet. Ağzını açıyor, sanki nükleer kriz değil de imar affı konuşuyor. Netanyahu da ayrı bir dosya. Yıllardır İran meselesini hem iç politikada hem uluslararası arenada kullanışlı bir korku aparatına çevirmiş durumda. Biri megafonla bağırıyor, öbürü onu strateji diye servis ediyor. Ortaya da yine halkların ödediği bir savaş dili çıkıyor.

İşin en acı yanı şu:
İran üzerinde konuşanlar, İran’ın nasıl bu hâle geldiğini en iyi bilenler.
Çünkü bir kısmı bizzat getirdi.

1951’de Musaddık petrolü millileştirdi.
1953’te darbe geldi.
Şah parlatıldı.
Muhalefet boğuldu.
Mollalar büyüdü.
1979’da rejim değişti.
Sonra aynı Batı dönüp İran’a medeniyet, akıl, denge ve demokrasi dersi vermeye başladı.

İnsan ister istemez gülüyor.
Sinirden tabii.

Çünkü İran dosyası şunu çok net söylüyor:
Batı bazen bir ülkeye demokrasi getirmiyor.
Önce o ülkenin dengesini bozuyor.
Sonra ortaya çıkan enkâra bakıp şaşırıyor numarası yapıyor.

Musaddık’ı boğdular.
Şah’ı şişirdiler.
Mollaları büyüttüler.
Sonra da oturup “İran neden böyle oldu?” diye sordular.

Sahi, neden oldu acaba?

Şeyh Said’in Kırıntıları

Şeyh Said’in Kırıntıları

10 Mart 1925 tarihli Hakimiyet-i Milliye gazetesi “Haber alındığına göre evvelki akşam ve dün sabah Diyarbakır civarında hatta içerisinde birçok mühim vaka-yı müsâdemât vuku bulmuş ve bu müsademeler Kürt Krallığı mecnunlarının perişaniyetiyle neticelenmiştir… Anlaşıldığına göre asilerin maksadı Diyarbakır’ı elde ettikten sonra Kürdistan Krallığını! İlan ederek orada hükümeti tesis etmek imiş… Kürdistan Kraliyetinin! Mühlik nazarlarına! Hitaben yazılmış bazı mektuplar da bulunmuştur.” diyerek isyanın bastırılma eğiliminde olduğunu yazıyordu.

16 Nisan 1925 tarihli Hakimiyeti Milliye Şeyh Said’in yakalanmasını şöyle duyurmuştu:  Düşmanlarımızın hazırladığı din maskesi ve derebeylik hançeri ile Türk’ü bir kere daha vurmak teşebbüsatını üzerine almış olan Şeyh Said, Hani’de Türk’ün bükülmez koluna düşmüş ve bu hıyanetinin cezasını yüklenmeye başlamıştır.

Şeyh Said yargılanmak için Diyarbakır’a getirildiğinde halk onunla “Hani bastonunla uçak düşürüyordun?” diye dalga geçmişti. 26 Mayıs 1925’te Diyarbakır Sinema binasında Şeyh Said’i yargılayan mahkemenin başkanı Mazhar Müfit Bey idi.

Müfit Bey sordu: Müslüman Müslümanın kardeşi olduğuna göre, neden Müslümanları birbiri üstüne sevk ettiniz? diye sorar, Şeyh Said cevap verdi: “Hz. Ali’nin savaştıkları da Müslümandı. Yine kardeş olurlar.” olur.

Mazhar Müfit Bey bu sefer Yunan askeri yurdu işgal ettiğinde emrindeki 4000 adamla neden Yunanlıların üzerine yürümediğini sorar: Şeyh Said, “O zamanlar perişan haldeydik zamanımız olsaydı durmazdık” şeklinde cevap verir.

28 Haziran 1925’te Şeyh Said ile beraber 49 kişinin idamına karar verildi. Karar ertesi sabah, yani 98 yıl önce bugün infaz edildi.

Mazhar Müfit Bey’in son sözleri şöyleydi:

Bağımsız Kürdistan amacına yürüdünüz. Cumhuriyet ordusu bunu mahv ve perişan etti. Herkes bilmelidir ki genç Cumhuriyet hükümeti fesat ve irticaya izin vermeyecektir. İşte Cumhuriyet’in kahhar fakat adil kanunlarının hükmü budur. Mahkûmları götürünüz.

***

Lozan Barış Antlaşması’nın 24 Temmuz 1923’te imzalanmasından sonra, Musul konusu, Türkiye ile İngiltere arasında 19 Mayıs 1924’te başlayan “Haliç Konferansı”nda ele alınır. Türkiye, Musul’daki haklarına ilişkin tezini savunurken, İngiltere, “Nasturi sorunu”nu ortaya atar ve Hakkâri’yi de ister. 

Şeyh Sait ayaklanmasından önceki büyük ayaklanma ise işte bu Nasturi ayaklanmasıdır. Gazeteci yazar Uğur Mumcu, “Kürt İslam Ayaklanması” adlı kitabında; 5 Haziran’da sona eren toplantının ardından, 7 Ağustos 1924’te Nasturi ayaklanmasının baş gösterdiğine dikkati çekiyor: 

Süryani papazlarından Nastoris tarafından kurulan ‘Nastur’ mezhebine bağlı Hıristiyanlar”dan olan Nasturiler, Hangediği bölgesinde Hakkâri Valisi Halil Rıfat Bey’i yaralayarak tutsak edip, jandarma komutanını öldürürler. Uğur Mumcu, ayaklanmadan önce, Hakkâri bölgesinde İngiliz misyonerlerinin görüldüğünü, “bu misyoner kılığındaki İngiliz subaylarının İmadiye ve Çömelek’te Nasturileri örgütledikleri ve ayaklanmaya hazırladıklarının anlaşıldığı”nı kaydediyor. 

Uğur Mumcu, kitabında, “Turkish Petroleum” şirketinin 25 Temmuz 1923’te İngiltere Dışişleri Bakanlığı’na başvurarak, Musul’un Türklere bırakılmamasını istediğine de dikkatleri çekiyor. İngiltere de 6 Ağustos 1924’te Milletler Cemiyeti’ne başvurarak Musul sorununun ele alınmasını ister. Nasturi ayaklanmasının bu başvurudan bir gün sonra çıkarılması da dikkat çekicidir.

Hükümet, 14 Ağustos’ta ayaklanmayı bastırma kararı alarak, Cafer Tayyar (Eğilmez) Paşa’yı görevlendirir ve Kürt aşiretlerinden yararlanmak da düşünülür. Musul’daki İngiliz birlikleri ise hava akınları ile Nasturileri destekler. 21. Süvari Alayı’na 14 Eylül günü Şiraniş ve Birsivi’de üç İngiliz uçağı ateş eder. 4 Eylül günü ise aralarında Bitlis Milletvekili Yusuf Ziya’nın kardeşi olan 18. Alay Emir Subayı Teğmen Rıza ile Yüzbaşı İhsan, Teğmen Vanlı Hurşit, Teğmen Rasim ile 270 kadar er, 10 otomatik tüfek ve 380 tüfekle birliklerinden kaçarlar. Kaçan subaylardan biri Zaho’da İngilizlere sığınır. Nasturi ayaklanması 28 Eylül 1924 günü tamamen bastırılır. 

Ayaklanmanın bastırılması için askerî harekât sürerken, Milletler Cemiyeti 20 Eylül’de Musul sorununu görüşmeye başlar. Türkiye’nin, Musul’da plebisit yapılması önerisine karşı çıkan İngiltere ise 9 Ekim’de Türk birliklerinin 48 saat içinde geri çekilmesini ister. Türkiye de geçici bir sınır çizilmesi amacıyla Milletler Cemiyeti’ne başvurur. 29 Ekim 1924’te Musul’u dışarıda bırakarak Türk-Irak sınırının geçici olarak belirlenmesi üzerine, sorun dondurulmuş olur. 

Uğur Mumcu, kitabında, ayaklanma konusunda bazı dikkat çekici noktalara da işaret ediyor: Açıklanan İngiliz gizli belgelerine atıfta bulunan Mumcu, ayaklanmadan sonra yurt dışına kaçan Şeyh Sait’in oğlu Ali Rıza’nın “Bağımsız bir Kürt devleti” kurulması için İngiltere’ye gitmek istediğini, bu amaçla İngiltere’nin Tebriz’deki Başkonsolosluğu’na başvurduğunun ortaya çıktığını kaydediyor.

Ayaklanmayı izleyen günlerde Fransız Yüksek Komiserliği de ülkesine bir rapor gönderir. Raporda, şu cümleler dikkat çekmektedir: “Şeyh Sait, 1918 yılından beri amacı İngiliz mandası altında bir Kürt devleti kurmak olan İstanbul Kürt Komitesi’ne bağlı olarak çalışmaktadır. Şeyh Sait, 1919 yılında Kürdistan Bağımsızlığı Türk Komitesi lideri Abdullah Djendel Bey tarafından İngilizlerin Kürt politikasında temel unsur olan Binbaşı Noel ile ilişkiye geçirildi.”   

“Abdullah Djendel” hakkında bilgi edinilemediğini kaydeden Uğur Mumcu, Binbaşı Edward Noel’i ise “Kürtleri Mustafa Kemal’e karşı ayaklandırmaya” çalışan “Kürt Lawrence’i” olarak tanımlıyordu.

***

Aslında mesele Kürt meselesi değil, mesele İngiltere’nin petrol yatakları üzerindeki bitmek tükenmek bilmeyen emelleri, aç gözlülüğü ve kuyruk acısı.

Emperyalizm denince akla ilk gelen ülke Amerika olur.

İngiltere, her ne kadar Amerikanın gölgesinde kalıyormuş gibi gözükse de, Orta Doğunun şekillenmesinde en büyük paya sahip ülkedir. Tarih boyunca yaptığı gibi kendisini öne atmadan maşa olarak kullandığı etnik gruplar, aşiretler, azınlıklar ve devletler vasıtasıyla emellerine ulaşmaya çalışır.

1984’den beri Kürt sorunu olarak önümüze konulan dayatma 1925’in rövanşıdır aslında. Kağıt üzerinde müttefik ama kendi çıkarları için gözünü kırpmadan seni ateşe atan arsızlar tarafından, bıkmadan, usanmadan, ilmek ilmek işlenerek, basiretsiz devlet adamı görünümünde ne oldukları, neye ve kime hizmet ettikleri dahi belli olmayan insanlar tarafından, taviz verile verile bugüne kadar getirildi.

Bu ülkede, yurt severlik ve aidiyet bilinci kuvvetli bir şekilde yeniden yeşertilmediği, vatan hainleri hak ettikleri şekilde cezalandırılmadıkları, din istismarı ortadan kaldırılmadığı, misyonerlik ve yabancı ülkelerin iç yapımızı bozmaya yönelik faaliyetleri, yabancı devletler tarafından, kime ve neye hizmet ettiği belli olmayan dernek ve STK’lara yapılan yardımların önü kesilmediği ve kapatılmadığı sürece, dünün Kürt Saidi bugün farklı bir isimle ortaya çıkar ve ülkeyi bölmeye kalkar.

Yabancı devletler tarafından finanse edilen, tarikatları, dernek ve STK’ları dile getirip haber yapan, haklarında kitap yazan çok değerli gazetecilerimizin, yazarlarımızın katilleri hala ortaya çıkartılamadı ya da izin verilmiyor. Artık ona siz karar verin.

Bugün, 1925 yılındaki genç, yorgun ve yokluk içerisindeki Cumhuriyetin gösterdiği dirayeti, dik duruşu ve mücadeleyi gösterebilecek bir yapı kaldı mı şüpheli.

7 Aralık 2023 de yazılı ve görsel medyaya aşağıdaki haber düştü;

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi sosyal medyadan yaptığı açıklamayla yeni yapılan çevre yoluna, ‘Şeyh Sait Bulvarı' isminin verildiğini duyurdu.

Tam yazıyı bitirdim, tamam editöre devredeyim dedim, idam edilen vatan haini için bir açıklama da, sosyal medyada din alimi kılığında boy gösteren, özünde ne olduğu belli olmayan birinden geldi. Ne olduğu belirsin şahsiyet için Yeniçağ Haber Müdürü Fatih Ergin‘in çok ciddi iddiaları var.

Fatih Ergin diyor ki;

“Halil Konakcı, İzmir’de Rahip Brunson ve kilise ile kontaktaydı. Gizemli Hristiyan tarikatı Mormonların azizleriyle de ciddi ilişkileri vardı. Brunson’un da Mormonlar ile bağı ortaya çıkmıştı. Mormonlar’ın FETÖ ile de bağlantısı vardı. Türkiye’deki Mormonlar CIA için çalışıyorlar.

Halil Konakcı’yı kapatılan RP’nin meşhur eski milletvekili Şevki Yılmaz Rize’ye götürdü ve orada bir cemaatin Seyit Fethi adlı özel grubuna ait medresesinde özel yetiştirildi. Birkaç yıl önce medreselerden icazet alan binlerce kişinin imam atanmasıyla Diyanet’e yerleştirildi. İşte halka sürekli kışkırtıcı vaazlarda bulunan, milli sinir uçlarımıza dokunan ve polis korumasıyla gezen Konakcı’nın arka plandaki gizli geçmişi!

Lawrence rolünü anladınız mı şimdi? Bu bilgiler yetmezse, Konakcı’ya başka bilgiler de verebilirim ama mahkemede!”

Bu adam Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı imam, devlet memuru, ne diyanetten biri çıkıp hayırdır birader sen ne ayaksın, amacın nedir diyor nede hakkında suç duyurusu yapılıp işlem yapılıyor. Sorsan düşünce özgürlüğü.

Yersen.

Yazacak çok şey var ama aklımdan geçenler sertleşiyor, edepsizleşiyor satırlara dökülüyor sonra siliyorum, dava açar korkusu falan değil, edepli biri olduğumdan da değil aksine küfretmeyi severim, küfretmenin kendine has bir sanat olduğuna da inanırım, satırlara dökmememde ki tek neden okurken aynı etkiyi yapmaması, ziyan olmasın maksat.

Vatanperverlere selam olsun, kalın sağlıcakla.


Kaynaklar :