Zeytin ağacını bilen bilir.
Bir de onun dibinden çıkan, ağacın öz suyuna çöken, gövdenin emeğini kendine çeken bir sürgün vardır. Köylü buna edebiyat yapmaz. Gayet net konuşur: zeytinin piçi.
Meyve vermez.
Gölgesi hayır etmez.
Faydası yoktur ama zararı çoktur.
Toprağın nimetini yer, ağacın gücünü emer, sonra bir de utanmadan boy atınca kendini marifet sanar.
Bugün ülkemizde de durum biraz buna benziyor.
Ortalık, kökü olan, emek veren, üreten, düşünen insanlardan çok; onların emeğine çöken, enerjisini emen, bulunduğu yeri kurutan tiplerle dolu. Hani şu hiçbir işe yaramadığı hâlde en çok yer kaplayanlar… Hani ortama katkı sunmadığı hâlde en çok sesi çıkanlar… Hani üretmediği hâlde vitrine ilk koşanlar…
Kısacası:
Meyve yok, gösteri çok.
Emek yok, özgüven tavan.
İçerik yok, ambalaj şatafatlı.
Bir kurumda iş yapmaz ama sandalye işgal eder.
Bir ortamda sorumluluk almaz ama akıl dağıtır.
Bir toplulukta yük taşımaz ama en önde poz verir.
Bir şey bilmez ama her konuda fikri vardır.
Üç kelimeyi yan yana getiremez ama memleket analizi yaparken sanki devlet arşivinden çıkmış gibi konuşur.
Asıl mesele işe yaramamaları da değil zaten.
Bu ülkenin başına bela olan tarafları, işe yarayan ne varsa onu da tüketmeleridir.
Çalışanı bezdirirler.
Dürüst olanı saf yerine koyarlar.
Üreteni yalnızlaştırırlar.
İşini iyi yapanı hedefe koyarlar.
Sonra da en pişkin suratlarıyla çıkıp, “Bu ülkede neden kalite kalmadı?” diye ahkâm keserler.
Kalite nasıl kalsın?
Ağacın suyu meyveye değil, dipteki asalak sürgüne gidiyor.
Bugün birçok insanın yorgunluğu yaptığı işin ağırlığından değil, etrafındaki bu işe yaramaz kalabalığın bitmek bilmeyen tüketiminden kaynaklanıyor. Çünkü bunlar sadece para tüketmez.
Sabır tüketir.
Zaman tüketir.
Dikkat tüketir.
Heves tüketir.
İnsanın içine kaçmış yaşama sevincini bile kemirir.
Bir bakarsın hiçbir vasfı olmayan biri en görünür yerde.
Bir bakarsın hayatında taş üstüne taş koymamış biri, emek veren herkese yukarıdan bakıyor.
Bir bakarsın sesi çok çıkan, kendini değerli sanıyor.
Çünkü bu çağın en büyük yanılgısı şu: Görünür olmakla kıymetli olmayı karıştırıyoruz.
Oysa her parlayan şey ışık değildir.
Bazısı sadece gereksiz enerji tüketimidir.
Ülkemizde sonradan türeyen bazı tipler var. Nereden çıktıkları belli değil, ne işe yaradıkları hiç belli değil ama her yerdeler. Bir bakıyorsun fikir insanı olmuşlar. Bir bakıyorsun kanaat önderi. Bir bakıyorsun uzman. Bir bakıyorsun fenomen. Bir bakıyorsun danışman. Bir bakıyorsun yönetici.
Ama kazıyınca altından ya koca bir boşluk çıkıyor ya da başkasının emeğine yapışmış bir asalaklık.
Kendileri üretmez, üretene çökerler.
Kendileri düşünmez, düşüneni boğarlar.
Kendileri mücadele etmez, mücadele edenin önüne takoz koyarlar.
Sonra da arsız bir rahatlıkla bunu “başarı” diye paketlerler.
Bahçeyle uğraşan bilir:
Dip sürgünü zamanında temizlemezsen, ağaç zayıflar. Meyve cılızlaşır. Verim düşer. Sonra dönüp toprağa, havaya, kadere söversin.
Oysa sorun çoğu zaman dışarıda değil, ağacın dibindedir.
Bizim de biraz buna bakmamız gerekiyor.
Her konuşanı akıllı, her görüneni değerli, her kabaranı güçlü sanma alışkanlığından kurtulmamız lazım. Çünkü her büyüyen şey gelişmiyor. Bazı şeyler sadece şişiyor.
Ve şişkinlik, sağlık belirtisi değildir.
Artık şu ayrımı yapmak şart:
Kim gövdeye güç veriyor, kim gövdeden güç çalıyor?
Kim bulunduğu yere değer katıyor, kim sadece oksijen tüketiyor?
Kim yük alıyor, kim sadece yer kaplıyor?
Kim meyveye çalışıyor, kim sadece yaprak kabartıyor?
Çünkü bazen bir ülkenin en büyük problemi dışarıdan gelen tehditler değil, içeride ağacın parçası gibi durup ağacı içten içe kurutanlardır.
Öyle tipler var ki insan değil, adeta sosyal masraf kalemi.
Ne işe yarıyor desen cevap yok.
Ama herkesi yoruyorlar.
Her konuda konuşuyorlar ama hiçbir konuda ter dökmüyorlar.
Her yerde görünmek istiyorlar ama hiçbir yerde değer üretmiyorlar.
Sanki yaşamıyorlar da başkalarının enerjisini emmek için nöbet tutuyorlar.
İşte onlara verilebilecek en güzel isim çoktan verilmiş aslında:
Zeytin’in piçi.
Ne meyve verir, ne hayır getirir.
Tek yaptığı ağacın suyunu çalmaktır.
Belki de artık biraz budama zamanı gelmiştir.

