İlber Hoca’nın Ardından: Bir İnsan Gitmedi, Bir Hafıza Eksildi

İlber Hoca’nın Ardından: Bir İnsan Gitmedi, Bir Hafıza Eksildi

Usta kalemler, duayen gazeteciler, memleketin ağır topları dururken İlber Hoca hakkında yazı yazmak doğrusu haddime değil. Ama şu da var; kan bağımın olmadığı, dost soframda oturmamış, yakın ilişkim bulunmamış çok az insanın ölümü beni böylesine üzmüştür. İlber Hoca da onlardan biriydi.

Çünkü bazı kayıplar vardır, insanı susturmaz; aksine konuşmaya mecbur bırakır. Bazı insanlar öldüğünde yalnızca bir beden toprağa gitmez. Bir ses susar, bir seviye düşer, bir hafıza eksilir.

İlber Ortaylı’nın ardından insanın içine çöken şey tam olarak bu işte.

Ona sadece tarihçi demek yetmiyor. Televizyona çıkan bir akademisyen, kitap yazan bir hoca, konferans salonlarını dolduran bir isim değildi sadece. O, bu memleketin hafızasına bekçilik eden adamlardan biriydi. Bazı insanlar bir meslek icra eder, bazıları ise bulundukları topluma ağırlık katar. İlber Hoca ikinci gruptandı. Onun varlığı, bu ülkede hâlâ gerçekten bilen, gerçekten okuyan, gerçekten düşünen insanların bulunduğunu hatırlatıyordu insana.

Bu ülkede konuşan çok olur.
Bilmişlik taslayan daha da çok olur.
Gerçekten haklı olan değil; sesi çok çıkan haklı sanılır.

Ama gerçekten bilen, bildiğini bağırmadan ortaya koyan, gösteriş yapmadan insanı yerine oturtan çok az isim gelir bu memlekete. İlber Hoca o az sayıdaki insanlardan biriydi. Onu dinlediğinde sadece tarih öğrenmezdin; cehaletin ne kadar gürültülü, bilginin ise ne kadar sakin ama ne kadar ağır olabileceğini de görürdün.

Bazı insanlar vardır, cümle kurarken bile bir milletin seviyesini hatırlatır. İlber Ortaylı öyleydi. Onun konuştuğu yerde, lafın gevezelikten ayrıldığı çizgi belli olurdu. Bilgi ile ezberin, kültür ile ukalalığın, birikim ile gösterişin farkı ortaya çıkardı. O yüzden bugün duyulan üzüntü, sıradan bir vefat haberi karşısında duyulan üzüntü değil. İnsan, biraz da memleketin ayarlarından biri bozulmuş gibi hissediyor.

Bir sözü vardı:
“Hayat çok kısa. Mühim olan şey tayin edemeyeceğimiz bir ömrü verimli hale getirmek.”

Bazı insanlar böyle cümleler kurar, kulağa hoş gelir ve geçer. Bazıları ise kurduğu cümlenin hakkını ömrüyle verir. İlber Hoca onlardan biriydi. Hayatını boş lafla, ucuz parlamalarla, günübirlik popülerliklerle geçirmedi. Birikime verdi, okumaya verdi, anlatmaya verdi, öğretmeye verdi. Ardında sadece kitaplar bırakmadı; bir ölçü bıraktı, bir çıta bıraktı, bir seviye bıraktı. Eksikliği de biraz bu yüzden çok hissedilecek.

Bir başka sözü de aslında bu memleketin birçok hastalığını tek başına anlatıyordu:
“Kendi memleketini bilmeyen adam, dünyayı hiç bilemez!”

Ne kadar sade, ne kadar sert, ne kadar doğru…
Bugün herkes dünyayı konuşuyor ama yaşadığı sokağı bilmiyor. Herkes fikir sahibi ama çoğunun bilgiyle arası uzaktan selamlaşma kıvamında. Kendi tarihini, kendi toplumunu, kendi kültürünü anlamadan dünya ahkâmı kesmenin ne kadar kof bir şey olduğunu İlber Hoca yıllar önce söylemişti zaten. Hem de uzatmadan, dolandırmadan, tek cümlede.

Onun en kıymetli taraflarından biri de buydu işte.
Seni azarlamadan mahcup edebiliyordu.
Bağırmadan susturabiliyordu.
Bilgiyi bir süs gibi değil, bir omurga gibi taşıyordu.

Bu kadar çok üzülmemin sebebi sadece bir akademisyeni kaybetmiş olmak değil. Mesele daha büyük. Biz aslında bu toprakların hafızasını diri tutan isimlerden birini kaybettik. Çünkü tarih, onun dilinde kuru bir kronoloji değildi. Padişah isimlerini, savaş tarihlerini, antlaşma maddelerini ezberletmekten ibaret hiç değildi. Tarih, onun anlatımında insanı anlamaktı, toplumu anlamaktı, devleti anlamaktı, bugünü anlamaktı. Geçmişi anlatırken aslında bugünün teşhisini koyuyordu.

Bir de gençlere söylediği o çok kıymetli cümle vardı:
“Hiçbir yılınızı yeni bir yer görmeden, yeni bir şey öğrenmeden kapatmayın.”

Bu söz bile tek başına çok şey anlatıyor. Çünkü o, öğrenmeyi diploma meselesi olarak görmüyordu. Hayatı büyütmenin, zihni genişletmenin, insanı insan yapan tarafı beslemenin bir yolu olarak görüyordu. Merakı lüks saymıyordu. Kültürü süs saymıyordu. Bilgiyi de yalnızca entelektüel bir aksesuar gibi taşımıyordu. Onun gözünde bunlar, karakterin ve toplumun omurgasıydı.

Belki de bu yüzden ardından üzülmek, sadece bir hocaya üzülmek değil. İnsan biraz da ciddiyete üzülüyor. Biraz da seviyeye üzülüyor. Biraz da bu memlekette sayıları zaten azalmış olan sahici ağırlıklardan birinin daha eksilmesine üzülüyor.

Kabul edelim; bu ülkede ekran dolar, koltuk dolar, köşe dolar, mikrofon dolar. Ama seviye kolay dolmaz. Her boşluğu biri gelip kapatabilir sanıyoruz bazen. Oysa bazı insanların bıraktığı boşluk, isimle değil nitelikle ölçülür. İlber Ortaylı’nın ardından hissedilen şey de tam olarak bu. Yerine biri geçer belki ama onun doldurduğu yer kolay dolmaz.

Çünkü o yer yalnızca bir akademisyenin yeri değildi.
O yer, bir kültürün yeriydi.
Bir birikimin yeriydi.
Bir tavrın yeriydi.
Bir memleket ciddiyetinin yeriydi.

Şimdi o ses yok.

Ve insan bunu kabullenmekte zorlanıyor. Çünkü bazı insanlar yaşarken memlekete görünmez bir denge verir. Varlıklarıyla güven hissi oluşturur. “Neyse,” der insan içinden, “hâlâ böyle isimler var.” Onlar gidince kalabalık yerli yerinde durur ama içerik azalır. Gürültü devam eder ama ağırlık eksilir. Her şey aynı gibi görünür ama aslında aynı değildir.

İlber Hoca’nın ardından üzülmek, sadece bir tarihçiye üzülmek değildir. Bilgiye üzülmektir. Kültüre üzülmektir. Hafızaya üzülmektir. Bu topraklarda kolay yetişmeyen bir ağırlığın aramızdan ayrılmasına üzülmektir.

Allah rahmet eylesin.
Mekânı cennet olsun.

Bu memleket ondan çok şey öğrendi. Belki en önemlisi de şuydu: Bilgi süs değildir. Hafıza yük değildir. Kültür, birkaç seçkin insanın oyuncağı değildir. Bunlar bir toplumun omurgasıdır. Omurga zayıfladığında ayakta kalmak da zorlaşır.

İlber Ortaylı gitti. Ama geriye kitapları kaldı, cümleleri kaldı, tavrı kaldı, uyarıları kaldı, azarı kaldı, bu memlekete bıraktığı o ağır ama kıymetli seviye kaldı.

Biz de en azından onun ardından şunu yapalım:
Biraz daha az ahkâm keselim.
Biraz daha çok okuyalım.
Biraz daha çok öğrenelim.
Ve bu memleketin hafızasına sahip çıkmanın, aslında geleceğine sahip çıkmak olduğunu unutmayalım.

Çünkü bazı hocalar ölmez; sadece susar.
Geriye ise onların sustuktan sonra bile konuşmaya devam eden cümleleri kalır.