Çayı koyun, kahveyi alın, isterseniz yanına iki tane de kurabiye ekleyin. Çünkü yine memleketçe çok temel bir meseleyi, sanki yeni icat edilmiş karmaşık bir teoriymiş gibi konuşacağız.
Konumuz: Kadın Hakları.
Evet, şu hâlâ tam olarak içselleştiremediğimiz, üzerine konuşurken mangalda kül bırakmayıp iş uygulamaya gelince bir tuhaflaştığımız konu.
Aslında mesele çok basit. Kadın hakları dediğimiz şey, kadının insan gibi yaşaması. Eğitim alması, çalışması, kendi kararını vermesi, korkmadan sokağa çıkması, şiddet görmemesi, susturulmaması, küçümsenmemesi, hayatının başrolünde kendisinin olması.
Yani özetle, insan için normal sayılan şeylerin kadın için de normal sayılması.
Çok mu şey isteniyor?
Galiba bazılarına göre evet.
Çünkü bu coğrafyada ve dünyanın birçok yerinde kadın hâlâ ya korunması gereken bir eşya gibi görülüyor ya da sürekli yönlendirilmesi gereken biri gibi. Kimi ne giyeceğine karışıyor, kimi nasıl güleceğine, kimi kaçta eve döneceğine, kimi de ne düşüneceğine. Herkesin kadınlar için bir fikri var. Ne ilginçtir ki en az sözü dinlenen de çoğu zaman kadınların kendisi oluyor.
Kadın Hayatın Süsü Değil, Taşıyıcısı
Kadın için bazen öyle bir dil kuruluyor ki insan sanacak, hayatın kenarında dekoratif bir unsurdan bahsediyoruz. Oysa kadın dediğin hayatın tam ortasında. Evde o var, işte o var, okulda o var, üretimde o var, bilimde o var, sanatta o var, siyasette o var. Yani hayat nereye akıyorsa kadın orada.
Ama iş hak vermeye gelince bir duraksama başlıyor.
Sorumluluk paylaşılırken kadın.
Fedakârlık beklenirken kadın.
Yük omuzlanırken kadın.
Ama söz hakkı dağıtılırken bir sessizlik.
İşte mesele tam da burada başlıyor.
“Kadın Çok Kıymetlidir” Cümlesi Tek Başına Pek İşe Yaramıyor
Biz söz üretmeyi seviyoruz. “Kadın baş tacıdır” diyoruz. “Kadınlarımız çok değerlidir” diyoruz. Özel günlerde süslü cümleler kuruyoruz. Sosyal medyada güçlü görseller paylaşıyoruz. Sonra ertesi gün aynı kadın iş yerinde küçümseniyor, evde baskı görüyor, sokakta tedirgin yürüyor, kendi hayatına dair karar verirken bile sorguya çekiliyor.
E şimdi burada küçük bir tutarsızlık yok mu?
Kadına değer vermek, onun hakkında güzel cümle kurmak değildir. Hakkını teslim etmektir. Emeğine saygı duymaktır. Tercihine karışmamaktır. Güvende hissetmesini sağlamaktır. Başarısını “ama” ile gölgelememektir.
Yoksa methiye düzmek kolay.
Adalet zor.
Kadın Hakları Bir Nezaket Konusu Değil, Adalet Konusu
En başta şunu ayıralım: Kadın hakları meselesi bir lütuf başlığı değildir. Kimsenin kimseye jest yaptığı bir alan hiç değildir. Bu, doğrudan adalet meselesidir.
Kadın erkek eşitliği denince bazıları hâlâ bunu yanlış yerden okuyor. Sanki bir yarış var da biri diğerine üstün gelsin isteniyor gibi. Hayır. Mesele üstünlük değil. Mesele eşit insan muamelesi görmek.
Kadın, hayatını korkuyla değil özgürlükle kurabilsin isteniyor.
Başarısı istisna değil, doğal kabul edilsin isteniyor.
Var olmak için ekstra çaba harcamasın isteniyor.
Yani olması gereken isteniyor.
Bu kadar.
Toplumun Kalitesi Buradan Belli Olur
Bir ülkenin ne kadar geliştiğini anlamak için bazen çok uzağa bakmaya gerek yok. Kadınların ne kadar güvende yaşadığına, ne kadar görünür olduğuna, karar mekanizmalarında ne kadar yer alabildiğine bakmak yeterli.
Çünkü kadın geri planda tutuluyorsa toplum ileri gittiğini iddia etse de biraz vitrinde parlıyor, içeride eski usul devam ediyor demektir.
Kadın susturuluyorsa toplum özgür değildir.
Kadın korkuyorsa toplum huzurlu değildir.
Kadın geri çekiliyorsa toplum güçlü değildir.
Bu kadar açık.
Kadın Sadece Rol Değil, Bireydir
Bir başka mesele de şu: Kadını sürekli belli rollerle anlatıyoruz. Anne, eş, evlat… Elbette bunların hepsi çok kıymetli. Ama kadın sadece bunlardan ibaret değil. Kadın aynı zamanda düşünen, sorgulayan, üreten, yöneten, yazan, çizen, karar alan bir birey.
Toplum bazen bunu unutmayı seviyor.
Kadına bir yer gösteriyor.
Bir sınır çiziyor.
Bir ton öneri veriyor.
Sonra da buna “gelenek”, “ahlak”, “düzen”, “hassasiyet” gibi isimler takıyor.
İsim çok.
Öz aynı.
Kontrol.
Son Söz Yerine
Kadın haklarını konuşmak zorunda kalıyor oluşumuz bile başlı başına can sıkıcı. Çünkü bu mesele çoktan aşılmış olmalıydı. Ama olmamış. Demek ki daha yüksek sesle değil, daha sahici bir vicdanla konuşmak gerekiyor.
Kadın hayatın kıyısında duran biri değildir.
Hayatı doğuran, taşıyan, büyüten, değiştiren gücün ta kendisidir.
O yüzden kadın haklarını savunmak sadece kadınları savunmak değildir; aklı, adaleti, toplumsal dengeyi ve insan olmanın asgari şartlarını savunmaktır.
Kadın güçlenirse toplum toparlanır.
Kadın nefes alırsa memleket biraz daha insan olur.
Kadın hak ettiği hayatı yaşarsa, işte o zaman gerçekten gelişmişlikten söz edebiliriz.


