Hayatın İçinden Gerçekler

Hayatın İçinden Gerçekler

İnsan, en büyük hakikatlerle çoğu zaman büyük meydanlarda değil, hayatın sıradan köşelerinde karşılaşır. Bir sabah aynaya bakarken, kalabalık bir sokakta yürürken, eski bir dostun sesini yıllar sonra yeniden duyarken ya da gecenin bir yarısı sebepsizce içine çöken o tarifsiz boşlukla baş başa kalırken… Hayat dediğimiz şey, aslında büyük cümlelerden çok küçük sarsıntılarla öğretir kendini.

Çocukken büyümeyi özgürlük sanırız. Kendi kararlarımızı vereceğimiz, kimseye hesap vermeyeceğimiz, istediğimiz yere gideceğimiz bir dünya hayal ederiz. Oysa büyümek, çoğu zaman seçeneklerin artması değil; bedellerin görünür hâle gelmesidir. İnsan yaş aldıkça anlar ki özgürlük, her istediğini yapabilmek değil, yaptığının sonuçlarını taşıyabilmektir. Ve her seçim, içinde vazgeçilen başka bir hayatın sessiz yasını da taşır.

Hayatın en sert gerçeklerinden biri de şudur: Herkes kalmaz. Bazı insanlar bir mevsimliktir. Gelir, hayatına dokunur, sende bir iz bırakır ve gider. Sen uzun yıllar sürecek sandığın dostlukların, aşklarin, yakınlıkların bazen birkaç yanlış zamanda, birkaç eksik cümlede, birkaç kırgın suskunlukta dağılıp gittiğini görürsün. İşte o zaman anlarsın; bağlılık başka şeydir, kalıcılık başka. Her gelen, ömür boyu kalmak için gelmez. Kimi sadece sana bir şey öğretmek için uğrar.

Bir başka gerçek de şudur: İnsan en çok kendine geç kalır. Başkalarının beklentilerine yetişmeye çalışırken, toplumun çizdiği makbul hayatın içinde debelenirken, “doğru zaman” diye beklerken kendi sesini duyamaz olur. Oysa insanın içinde hep konuşan bir yer vardır. Yorgun olduğunda, kırıldığında, yanlış bir hayatın içinde sıkıştığında o ses kendini hissettirir. Ama çoğumuz, dış dünyanın gürültüsünü, içimizin hakikatine tercih ederiz. Sonra bir gün, yıllar geçmişken fark ederiz ki en büyük ihanet bazen başkasına değil, kendine yapılan ihmaldir.

Hayat adil değildir; belki de bunu kabullenmek, olgunlaşmanın ilk şartıdır. İyi insanların her zaman kazanmadığını, dürüst olanın her zaman ödüllendirilmediğini, bazı kötülüklerin cezasız kaldığını, bazı yaraların hiçbir zaman tam anlamıyla iyileşmediğini görmek insanı sertleştirir. Ama tam burada başka bir gerçek çıkar karşımıza: İnsanı ayakta tutan şey, hayatın adaleti değil; kendi vicdanıyla kurduğu dengedir. Çünkü dışarıda her şey dağılabilir, ama insan içindeki teraziyi tamamen kaybederse, geriye sadece yaşayan bir kabuk kalır.

Sevgi de hayatın en çok yanlış anlaşılan gerçeklerinden biridir. Çoğu insan sevilmeyi, eksik taraflarının başkası tarafından tamamlanması sanır. Oysa gerçek sevgi, birini kendine benzetmek değil; onun varlığını olduğu hâliyle kabul edebilmektir. Sevgi bazen kalmak değil, çekilmeyi bilmektir. Bazen sahip olmak değil, zarar vermemek için susmaktır. Ve ne kadar acı olsa da bazı duyguların doğru olması, onların sonsuza kadar süreceği anlamına gelmez.

İnsan zamanla şunu da öğrenir: Her şey geçer, ama her şey unutulmaz. Bazı anlar hafızadan silinmez; yalnızca şekil değiştirir. Bir zamanlar can yakan bir hatıra, yıllar sonra iç çekerek hatırlanan bir gölgeye dönüşür. Acı, ilk günkü gibi bağırmaz artık; ama tamamen de susmaz. Çünkü insan dediğimiz varlık, yaşadıklarını geride bırakmaz; onları içine katarak yoluna devam eder. Biraz eksilerek, biraz sertleşerek, biraz da derinleşerek…

Belki de hayatın içinden çıkan en yalın gerçek şudur: Hiçbirimiz tam olarak hazır değiliz. Ne aşka, ne kayba, ne ayrılığa, ne başlangıçlara… Hep biraz eksik, biraz şaşkın, biraz yorgun yakalanıyoruz hayata. Ama yine de yaşıyoruz. Kırılarak, öğrenerek, yanılarak, bazen aynı hatayı defalarca yaparak… Ve bütün bunların içinde insanı insan yapan şey, kusursuzluğu değil; yeniden ayağa kalkabilme ihtimalidir.

Hayat, büyük cevaplar veren bir yer değildir. Daha çok, insanın eline küçük aynalar tutuşturan bir yolculuktur. O aynalarda bazen cesaretini, bazen korkunu, bazen de yıllarca sakladığın hakikati görürsün. Hoşuna gitmese de bakmak zorunda kalırsın. Çünkü insanın kendinden kaçabildiği mesafe kısa, kendine döndüğü yol ise sandığından çok daha uzundur.

Sonunda hepimiz şunu öğreniyoruz: Hayat, istediğimiz gibi bir şey değil; yüzleşebildiğimiz kadar bizim olan bir şey. Ve gerçekler, çoğu zaman kitaplarda yazdığı gibi görkemli değil; bir fincan çayın buharında, yarım kalmış bir konuşmada, kapanmayan bir kapının önünde, içimize oturan bir cümlede saklı. Hayat, tam da bu yüzden ağır ama gerçektir. Ve belki de insanı olgunlaştıran şey, bu ağırlığın altında ezilmeden yürümeyi öğrenmesidir.


Zaman

Zaman

Çok acımasızdır zaman, kimsenin gözünün yaşına bakmaz. Dur desen durmaz, yavaşla desen takmaz, yakalayıp zapt edeyim desen ne mümkün, öyle parmaklarının arasından kum gibi akar gider inanılmaz bir hızla.

Dost muhabbetinde eskilerden bahsederken ancak “hatırlar mısınız yada bir zamanlar…” diye başlarsın cümleye, bazen tatlı bir tebessümle, bazen acı bir gülümsemeyle devam edersin anlatmaya.

Bu fani dünyada hiçbir şeyin adil olmadığı gibi zaman da adil bir şekilde dağıtılmamıştır insanlara.

Kimine bonkörce, kimine bencilce verilmiştir zaman. Ama gençken tüketemeyeceğin tek şeyin zaman olduğunu sanırsın. O yüzden önemsemezsin, o yüzden bilerek ve isteyerek öldürürsün zamanı, hiç acımadan.

Neden?

Çünkü bedavadır.

Bedava olan her şeyin değersiz olması gibi zaman da değersizdir ta ki değerini anlayana kadar.

Anladığında da büyük ihtimalle iş işten çoktan geçmiştir.

Zaman…

Kimi kısacık hayatına koca bir ömür sığdırır, kimi de kendine bahsedilen hayatı bom boş geçirir.

***

Vur patlasın çal oynasın geçen yılların faturasını ödüyoruz şimdi ülke olarak.

Ülkeye kederden, sefaletten, hırsızlıktan, fakirlikten, düşmanlıktan, ayrışmadan, arsızlıktan, beladan başka hiç bir şey getirmemiş hesapsız geçen yılların ceremesini çekiyoruz.

Boşa geçen zaman bizden intikam alıyor.

Siyasilere kimsenin güveni kalmamış.

Gelen gideni aratacak korkusu ve beklentisi, umutsuzluk, bıkkınlık ve boş vermişlik.

Halbuki…

MUHTAÇ OLDUĞUN KUDRET, DAMARLARINDAKİ ASİL KANDA MEVCUTTUR.

Ben demiyorum.

Mustafa Kemal ATATÜRK demiş, bundan tam 95 yıl önce genç Türkiye Cumhuriyetinin gençlerine ve gelecek nesillere olan inancıyla söylemiş.

Ülke çıkmazda, kurtuluş yolu kalmadı, battık, bittik, tükendik, kim gelse düzelmez vs vs.

Bırakın bu söylemleri.

Açın NUTUK’u okuyun.

Yok çok uzun ben okuyamam diyorsanız o zaman Atatürk’ün Gençliğe Hitabesini okuyun, o bile yeter.

***

Dolmabahçe Sarayında NUTUK’a son dokunuşlarını yapıp, son hali aldıktan sonra Atatürk arkadaşlarını saraya toplar ve “oturunuz ve dinleyiniz” der.

Afet İnan anılarında o anları şöyle anlatıyor.

NUTUK’un sonuna koyacağı satırları yüksek sesle okumaya başladı.

Dinleyicilerin nefes dahi almadıklarını sanıyorum. Çünkü ben kendimi öyle hissediyor ve ulusal bir heyecanın etkisi içinde yaşıyordum.

Bütün Milli Mücadele’nin tarihi olan NUTUK bu satırlarla son bulacaktı.

Atatürk bu metni okuyup bitirdiği zaman, derin bir nefes almış, fakat iki damla gözyaşını da bizlerden saklamamıştı.

Kısa bir sessizlik yaşanır.

Atatürk, devam eder; Tarihi yaşadığımız gibi yazdık, fakat geleceği Cumhuriyet’e inananlarla onu koruyanlara ve yaşatacaklara emanet etmek lazımdır…

Gençliği yetiştiriniz. Onlara ilim ve irfan müspet fikirlerini veriniz. İstikbalin aydınlığına onlarla kavuşacaksınız. Hür fikirler tatbik mevkiine geçtiği vakit Türk milleti yükselecektir.

***

Atatürk’ün, 15 Ekim de başlayıp 20 Ekim 1927’de, Gençliğe Hitabe ile bitirdiği Nutuk, CHP’nin İkinci Büyük Kongresi’nde kabul edilir ve ayakta alkışlanır.

Atatürk, Nutuk’u okumayı bitirdikten sonra;

Muhterem efendiler; Sizi günlerce işgal eden uzun ve teferruatlı beyanatım, en nihayet mazi olmuş bir devrin hikayesidir.

Bunda milletim için ve müstakbel evlatlarımız için dikkat teyakkuzu (tetikte olmak) devam edebilecek bazı noktalar teberrüz (meydana çıkarma) ettirilmiş isem kendimi bahtiyar addedeceğim…

Efendiler, bu beyanatımla milli hayatı hitam (son) bulmuş farz edilen büyük bir milletin istikbalini nasıl kazandığını ve ilim ve fennin en son esaslarına dayanan milli ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu ifadeye çalıştım.

Bugün vasıl olduğumuz netice asırlardan beri çekilen milli musibetlerin uyanışı ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir.

Bu neticeyi Türk gençliğine emanet ediyorum

der ve Gençliğe Hitabeyi okur.

“Ey Türk gençliği! Birinci vazifen; Türk istiklalini, Türk cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dâhilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklal ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin. Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklal ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde iktidara sahip olanlar, gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri, şahsi menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakruzaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.

Atatürk’ün, yazdığı ve okuduğu Gençliğe Hitabe, ertesi günün gazetelerinde birinci haber olur. Ankara ve İstanbul’daki Üniversiteli öğrenciler topluca “Gençliğe Hitabeyi” okurlar. Ankara Hukuk Fakültesi öğrencileri, Atatürk’ün açtığı yoldan, gösterdiği hedeften vazgeçmeyeceklerine dair yemin ederler ve aşağıdaki metni yayınlarlar.

Ey Türklüğün büyük şahsiyeti, Ey bizim aziz babamız;

Ruhlarına heyecan, dimağlarına ışık saldığın gençlik sana diyor ki:

Senin sevgini gönlünde, gösterdiğin doğru yolu bilinçli adımlarının yönünde bulan gençlik, şüphesiz ki senin dehan ve azminle Türk’lüğe hediye edilen Cumhuriyeti, hayatından daha aziz ve kutsal tanımıştır.

Onun müdafaası için hiçbir fedakârlıktan çekinmeyecek, onu gözlerken çok kıskanç davranacaktır.

Bugün de seni görmekle bahtiyar olan gençlik, tarihte masum ve asil kalmış olan milletimize her köşede içten ve dıştan tuzaklar hazırlayan bu tarihi nasıl değiştirdiğinizden ve bunların acı sonuçlarından habersiz ve hissiz kalamaz ve kalmayacaktır.

Dedelerinin gafletiyle yuvarlandıkları çukurlara bir daha düşmemek için bugünün dersini pek kara ve karanlık olan dünden, kurtuluş ve uyanışının hassasiyetini ise senin varlığından ve iradenin ateşinden alacaktır.

Milletinin hissiyatı ve sevgisini ondan aldığı saf ve mert kanla damarlarında dolaştıran gençlik, Türk’ün geleceğinin evlatları, milletin varlığına ve onun kalbi olan aziz Cumhuriyetine en ufak yan bakışların hayal ve düşüncelerine uyuşuk ve hareketsiz kalamaz.

Adı Türk, kanı Türk, bütün varlığı Türk olan millet ve onun gençleri, kendisini yokluktan varlığa, ölümden hayata, karanlıktan ışığa ulaştıranların açtıkları kurtarış çığırında her zaman bağımsızlığın ve geleceğin koruyucusu, kan ve candan çizilmiş hudutların bekçisi olacak ve sonsuza dek de öyle kalacaktır.

***

Zaman acımasızdır.

Biri gelir 3 senede ülkeyi düşmandan temizler, küllerinden bir ulus yaratır, gencecik bir Cumhuriyet kurar, yokluk içerisinde, okullar yapar, fabrikalar kurar, bilim insanları yetiştirir, esaret altında yaşayan ülkere umut olduğu gibi gelişmiş ülkeler için de ilham olur.

Zaman her şeyin ilacıdır derler doğrudur, ama her ilaç gibi zamanın da kendine göre bir etki süresi vardır, düzeni vardır, planı vardır…

Zaman…

Kimi kısacık ömrünü dolu dolu yaşar, o ömre koskoca bir ulus sığdırır…

Kimi de…

Neyse…