İlber Hoca’nın Ardından: Bir İnsan Gitmedi, Bir Hafıza Eksildi

İlber Hoca’nın Ardından: Bir İnsan Gitmedi, Bir Hafıza Eksildi

Usta kalemler, duayen gazeteciler, memleketin ağır topları dururken İlber Hoca hakkında yazı yazmak doğrusu haddime değil. Ama şu da var; kan bağımın olmadığı, dost soframda oturmamış, yakın ilişkim bulunmamış çok az insanın ölümü beni böylesine üzmüştür. İlber Hoca da onlardan biriydi.

Çünkü bazı kayıplar vardır, insanı susturmaz; aksine konuşmaya mecbur bırakır. Bazı insanlar öldüğünde yalnızca bir beden toprağa gitmez. Bir ses susar, bir seviye düşer, bir hafıza eksilir.

İlber Ortaylı’nın ardından insanın içine çöken şey tam olarak bu işte.

Ona sadece tarihçi demek yetmiyor. Televizyona çıkan bir akademisyen, kitap yazan bir hoca, konferans salonlarını dolduran bir isim değildi sadece. O, bu memleketin hafızasına bekçilik eden adamlardan biriydi. Bazı insanlar bir meslek icra eder, bazıları ise bulundukları topluma ağırlık katar. İlber Hoca ikinci gruptandı. Onun varlığı, bu ülkede hâlâ gerçekten bilen, gerçekten okuyan, gerçekten düşünen insanların bulunduğunu hatırlatıyordu insana.

Bu ülkede konuşan çok olur.
Bilmişlik taslayan daha da çok olur.
Gerçekten haklı olan değil; sesi çok çıkan haklı sanılır.

Ama gerçekten bilen, bildiğini bağırmadan ortaya koyan, gösteriş yapmadan insanı yerine oturtan çok az isim gelir bu memlekete. İlber Hoca o az sayıdaki insanlardan biriydi. Onu dinlediğinde sadece tarih öğrenmezdin; cehaletin ne kadar gürültülü, bilginin ise ne kadar sakin ama ne kadar ağır olabileceğini de görürdün.

Bazı insanlar vardır, cümle kurarken bile bir milletin seviyesini hatırlatır. İlber Ortaylı öyleydi. Onun konuştuğu yerde, lafın gevezelikten ayrıldığı çizgi belli olurdu. Bilgi ile ezberin, kültür ile ukalalığın, birikim ile gösterişin farkı ortaya çıkardı. O yüzden bugün duyulan üzüntü, sıradan bir vefat haberi karşısında duyulan üzüntü değil. İnsan, biraz da memleketin ayarlarından biri bozulmuş gibi hissediyor.

Bir sözü vardı:
“Hayat çok kısa. Mühim olan şey tayin edemeyeceğimiz bir ömrü verimli hale getirmek.”

Bazı insanlar böyle cümleler kurar, kulağa hoş gelir ve geçer. Bazıları ise kurduğu cümlenin hakkını ömrüyle verir. İlber Hoca onlardan biriydi. Hayatını boş lafla, ucuz parlamalarla, günübirlik popülerliklerle geçirmedi. Birikime verdi, okumaya verdi, anlatmaya verdi, öğretmeye verdi. Ardında sadece kitaplar bırakmadı; bir ölçü bıraktı, bir çıta bıraktı, bir seviye bıraktı. Eksikliği de biraz bu yüzden çok hissedilecek.

Bir başka sözü de aslında bu memleketin birçok hastalığını tek başına anlatıyordu:
“Kendi memleketini bilmeyen adam, dünyayı hiç bilemez!”

Ne kadar sade, ne kadar sert, ne kadar doğru…
Bugün herkes dünyayı konuşuyor ama yaşadığı sokağı bilmiyor. Herkes fikir sahibi ama çoğunun bilgiyle arası uzaktan selamlaşma kıvamında. Kendi tarihini, kendi toplumunu, kendi kültürünü anlamadan dünya ahkâmı kesmenin ne kadar kof bir şey olduğunu İlber Hoca yıllar önce söylemişti zaten. Hem de uzatmadan, dolandırmadan, tek cümlede.

Onun en kıymetli taraflarından biri de buydu işte.
Seni azarlamadan mahcup edebiliyordu.
Bağırmadan susturabiliyordu.
Bilgiyi bir süs gibi değil, bir omurga gibi taşıyordu.

Bu kadar çok üzülmemin sebebi sadece bir akademisyeni kaybetmiş olmak değil. Mesele daha büyük. Biz aslında bu toprakların hafızasını diri tutan isimlerden birini kaybettik. Çünkü tarih, onun dilinde kuru bir kronoloji değildi. Padişah isimlerini, savaş tarihlerini, antlaşma maddelerini ezberletmekten ibaret hiç değildi. Tarih, onun anlatımında insanı anlamaktı, toplumu anlamaktı, devleti anlamaktı, bugünü anlamaktı. Geçmişi anlatırken aslında bugünün teşhisini koyuyordu.

Bir de gençlere söylediği o çok kıymetli cümle vardı:
“Hiçbir yılınızı yeni bir yer görmeden, yeni bir şey öğrenmeden kapatmayın.”

Bu söz bile tek başına çok şey anlatıyor. Çünkü o, öğrenmeyi diploma meselesi olarak görmüyordu. Hayatı büyütmenin, zihni genişletmenin, insanı insan yapan tarafı beslemenin bir yolu olarak görüyordu. Merakı lüks saymıyordu. Kültürü süs saymıyordu. Bilgiyi de yalnızca entelektüel bir aksesuar gibi taşımıyordu. Onun gözünde bunlar, karakterin ve toplumun omurgasıydı.

Belki de bu yüzden ardından üzülmek, sadece bir hocaya üzülmek değil. İnsan biraz da ciddiyete üzülüyor. Biraz da seviyeye üzülüyor. Biraz da bu memlekette sayıları zaten azalmış olan sahici ağırlıklardan birinin daha eksilmesine üzülüyor.

Kabul edelim; bu ülkede ekran dolar, koltuk dolar, köşe dolar, mikrofon dolar. Ama seviye kolay dolmaz. Her boşluğu biri gelip kapatabilir sanıyoruz bazen. Oysa bazı insanların bıraktığı boşluk, isimle değil nitelikle ölçülür. İlber Ortaylı’nın ardından hissedilen şey de tam olarak bu. Yerine biri geçer belki ama onun doldurduğu yer kolay dolmaz.

Çünkü o yer yalnızca bir akademisyenin yeri değildi.
O yer, bir kültürün yeriydi.
Bir birikimin yeriydi.
Bir tavrın yeriydi.
Bir memleket ciddiyetinin yeriydi.

Şimdi o ses yok.

Ve insan bunu kabullenmekte zorlanıyor. Çünkü bazı insanlar yaşarken memlekete görünmez bir denge verir. Varlıklarıyla güven hissi oluşturur. “Neyse,” der insan içinden, “hâlâ böyle isimler var.” Onlar gidince kalabalık yerli yerinde durur ama içerik azalır. Gürültü devam eder ama ağırlık eksilir. Her şey aynı gibi görünür ama aslında aynı değildir.

İlber Hoca’nın ardından üzülmek, sadece bir tarihçiye üzülmek değildir. Bilgiye üzülmektir. Kültüre üzülmektir. Hafızaya üzülmektir. Bu topraklarda kolay yetişmeyen bir ağırlığın aramızdan ayrılmasına üzülmektir.

Allah rahmet eylesin.
Mekânı cennet olsun.

Bu memleket ondan çok şey öğrendi. Belki en önemlisi de şuydu: Bilgi süs değildir. Hafıza yük değildir. Kültür, birkaç seçkin insanın oyuncağı değildir. Bunlar bir toplumun omurgasıdır. Omurga zayıfladığında ayakta kalmak da zorlaşır.

İlber Ortaylı gitti. Ama geriye kitapları kaldı, cümleleri kaldı, tavrı kaldı, uyarıları kaldı, azarı kaldı, bu memlekete bıraktığı o ağır ama kıymetli seviye kaldı.

Biz de en azından onun ardından şunu yapalım:
Biraz daha az ahkâm keselim.
Biraz daha çok okuyalım.
Biraz daha çok öğrenelim.
Ve bu memleketin hafızasına sahip çıkmanın, aslında geleceğine sahip çıkmak olduğunu unutmayalım.

Çünkü bazı hocalar ölmez; sadece susar.
Geriye ise onların sustuktan sonra bile konuşmaya devam eden cümleleri kalır.

Simpsons’lar Kahin mi, Yoksa Biz mi Fazla Tahmin Edilebilir Hale Geldik?

Simpsons’lar Kahin mi, Yoksa Biz mi Fazla Tahmin Edilebilir Hale Geldik?

Ben Simpsons izleyicisi değilim. Hatta hiç izlemedim.
Ama insan bazı şeyleri üst üste görünce dönüp bakıyor. Mecburen.

Çünkü artık mesele “aa ne ilginç tesadüf” seviyesini geçti. Dünyada saçma sapan bir olay oluyor, ardından internetten biri bir Simpsons karesi çıkarıp önüne koyuyor: “Bak, bunu da bilmişler.” Bir kere olsa dersin ki rastlantı. İki kere olsa “hadi canım” dersin. Ama bu iş tekrar ettikçe insanın aklına başka bir ihtimal geliyor:

Bunlar gerçekten kahin mi?
Yoksa insanlık artık fazlasıyla tahmin edilebilir bir saçmalık seviyesine mi ulaştı?

Ben ikinci ihtimali daha kuvvetli buluyorum.

Çünkü burada mesele geleceği görmek değil. Mesele insanı tanımak. İnsanı biraz tanıyan biri zaten şunu bilir: Güç delisi çıkar. Saçmalık ciddiyet diye pazarlanır. Apaçık komedi olan şey, bir süre sonra resmî açıklama tonuyla anlatılır. Sonra da birileri çıkıp buna “vizyon” der.

Şaşırıyor muyuz?
Sözde şaşırıyoruz.

Mesela Trump meselesi… Adamlar zamanında belli ki “Böyle bir tip günün birinde başa gelse memleket ne hale gelir?” diye taşlamasını yapmış. Sonra Amerika çıkıp bu şakayı alıp gerçek hayatta uygulamış. Burada Simpsons’ın marifeti geleceği görmek değil bence. Asıl marifet, bir toplumun nasıl olup da kendine rağmen hareket edebileceğini çok erken çözmüş olmaları.

Adamlar taşlama yapıyor,
dünya bunu kullanım kılavuzu sanıyor.

Türkiye tarafı ise bambaşka bir eğlence seviyesi. Çünkü bizde olay yalnızca “Simpsons bunu da bildi” diye kalmıyor. Biz meseleyi yerelleştiriyoruz. Biraz sosyal medya gazı, biraz felaket merakı, biraz da “birileri önceden söylemiş olsun da içimiz rahat etsin” isteği… Ortaya tam bize uygun bir kehanet kültürü çıkıyor.

Bir olay oluyor.
Ardından internette sarı bir kare dolaşmaya başlıyor.
Birisi “abi yine bilmişler” diyor.
Bir başkası “zaten bunlar boş dizi değil” diye ekliyor.
Beş dakika sonra yeni kehanet memlekete hayırlı olsun.

Bizde kehanet üretimi neredeyse organize sanayi gibi çalışıyor.

Ama işin en komik tarafı şu: Eğer Simpsons gerçekten Türkiye’yle ilgili özel bir bölüm çekseydi, eminim kimse yadırgamazdı. Hatta bazı sahneler o kadar tanıdık gelirdi ki insan “Bunlar not mu aldı acaba?” diye düşünürdü.

Mesela gözünün önüne getir. Springfield’da belediye başkanı çıkmış, halka açıklama yapıyor. Ortalık karışmış, insanlar ne olduğunu anlamaya çalışıyor, ama başkan son derece ciddi bir ifadeyle mikrofona eğilip şöyle diyor:

“Bu durum çokomelli.”

Bak, bu cümleyi bir çizgi film karakteri kursa güler geçersin.
Gerçek hayatta duyunca ise bir süre boşluğa bakıyorsun.

Çünkü bizde bazen cümlenin ne anlama geldiği o kadar da önemli değil. Önemli olan, söylenirken ne kadar ciddi durduğu. İçeriği boş olabilir, mantığı sakat olabilir, kelimenin kendisi zaten başlı başına acayip olabilir… Ama yeter ki özgüven tam olsun. Nasıl olsa birileri çıkıp “vardır bir bildiği” diyor.

Bir başka sahnede de Bay Burns halkın karşısına geçmiş, memlekette hiçbir sorun yokmuş gibi millete bakıp telkin veriyor:

“Gözlerime bak… gözlerime bak…”

Arka planda kasaba dağılmış, raflar boşalmış, millet olan biteni anlamaya çalışıyor ama Burns hâlâ bakış terapisiyle kriz yönetiyor. İşte o an Homer’ın kenardan donut yerken şunu söylemesi gerekir:

“Ben gözlerine baktım ama fatura yine geldi.”

Şimdi söyleyin, böyle bir sahne Simpsons’ta olsa kim “abartmışlar” diyebilir? Bizim yaşadığımız bazı şeylerin parodiye dönüşmesi için ekstra çabaya bile gerek yok. Zaten yarısı hazır geliyor.

Galiba bu yüzden bana Simpsons meselesi kehanetten çok karakter analizi gibi geliyor. Adamlar geleceği bilmiyor olabilir ama insanın zaaflarını biliyorlar. Toplumların nasıl kolay kandırıldığını, güce nasıl çabuk teslim olduğunu, saçmalığın nasıl ciddiyet ambalajına sarılıp millete sunulduğunu iyi görüyorlar.

Gerisi zaten kendiliğinden geliyor.

Birileri saçma bir şey söylüyor.
Birileri onu alkışlıyor.
Birileri eleştireni abartılı buluyor.
Sonra olan oluyor.
Ardından internetten sarı bir kare çıkıyor.
Biz de oturup “vay arkadaş, yine bilmişler” diyoruz.

Belki de Simpsons’ın sırrı tam olarak bu.
Geleceği görmeleri değil, insanlığın ne kadar kolay karikatüre dönüşebileceğini erkenden fark etmiş olmaları.

Çünkü dürüst olalım: Gerçek hayat son yıllarda parodiye yetişmeye çalışmıyor artık; yer yer parodiyi geçiyor. Eskiden bir şeye “bu ancak çizgi filmde olur” derdik. Şimdi tam tersini söylüyoruz: “Bu olduysa bunun kesin bir Simpsons bölümü vardır.”

Yani mesele sarı aile değil.
Mesele biziz.

Onlar belki sadece abarttı.
Biz gidip o abartıyı normal hayat yaptık.

O yüzden ben Simpsons’a kahin demem.
Gerek de yok.

Daha kötüsü var çünkü:
Adamlar insanı tanıyor..

Türkiye’de Mafya Dizileri ve Gençleri Suça Teşvik Etmesi

Türkiye’de Mafya Dizileri ve Gençleri Suça Teşvik Etmesi

Artık prime time dizilerde alışık sahne şu: Siyah takım elbiseli, kirli sakallı, zorlamalı sert bakışlı ve sert hareketli tipler ağır çekimde lüks araçlardan iniyor. Kapılar açılıyor, arkalarında konvoylar, etraflarında korumalar. Her adım, her bakış, her hareket, sanki bir racon defilesi.

Dizi değil mafya ihalesinin tanıtım filmi gibi…

Bizim çocukluğumuzun dizileri vardı. 80’lerde diziler mahalleden çıkardı. Mesela Perihan Abla vardı. Mahalle vardı, komşuluk vardı, kapı önü sohbetleri vardı. En büyük olay neydi biliyor musunuz? Perihan ablanın birine kızması. Silah yok, konvoy yok, “racon kesiyorum” diye yürüyen adam yok. En fazla biri çay bardağını masaya biraz sert bırakırdı.

Bir de Bizimkiler vardı. Apartman dizisi. Kapıcı Cafer vardı, kat malikleri vardı, dedikodu vardı. Ama kimse kimseyi taramıyordu. Düşünebiliyor musunuz? Yıllarca sürdü o dizi. Onca bölüm boyunca kimse kimseye pusu kurmadı. Bugün böyle bir dizi çeksen yapımcı ilk bölümde yayından kaldırır. “Yeterince adam vurulmuyor” diye.

Sonra 90’lar geldi. Televizyon büyüdü ama hikâyeler yine insanın içindeydi. Süper Baba vardı. Fikret baba… En büyük derdi çocuklarını büyütmekti. Adamın hayatındaki en büyük kriz bazen ev kirasıydı, bazen çocukların okulu. Bugünkü dizilerde ise adamın dört tane çocuğu oluyor ama çocuklarını yılda iki bölüm görüyor. Çünkü sürekli birilerini vurmakla meşgul.

Mahallenin Muhtarları vardı. Mahalle vardı, kahve vardı, tartışmalar vardı ama kimsenin belinde tabanca yoktu.

Sonra 2000’ler geldi. Diziler büyüdü ama hayat yine içindeydi. Avrupa Yakası vardı. Ofis hayatı vardı, arkadaşlık vardı, absürt durumlar vardı. Kimse konvoyla ofise gelmiyordu.

Ekmek Teknesi vardı. Mahalle fırını üzerinden dönen sıcacık hikâyeler… İnsanlar birbirine silah çekmiyordu, en fazla ekmek kuyruğunda tartışıyordu.

Yedi Numara vardı. Öğrenciler, kiralık ev, gençlik halleri… En büyük kriz ev sahibinin kapıya dayanmasıydı.

Şimdi dizilere bakıyorum… İlk bölümde bir suikast, bir pusu, bir intikam yemini, üç tane racon konuşması, beş tane ağır çekim yürüyüş… Daha jenerik bitmeden sekiz kişi vuruluyor. Eski dizilerde seksen bölümde bu kadar olay yoktu.

Bugünün dizilerinde bir başka ilginç şey daha var. Herkes mafya. Mahallede bakkal yok, manav yok, öğretmen yok. Ama nedense her sokakta bir suç örgütü lideri var. Türkiye sanki 85 milyon nüfuslu bir organize suç semineri gibi anlatılıyor.

Bir de şu meşhur yürüyüş sahneleri… Adamlar otuz metre yolu dört dakikada yürüyor. Arkada müzik çalıyor. Ceket rüzgârda hafif dalgalanıyor. Yanındaki adamlar sağlı sollu dizilmiş. Bir an insanın aklına şu geliyor: Bunlar suç örgütü mü yönetiyor yoksa defile mi yapıyor?

Ama işin komik tarafı burada bitmiyor. İşin tehlikeli tarafı tam burada başlıyor.

Çünkü bu dizileri sadece biz izlemiyoruz.

On dört yaşında bir çocuk da izliyor.
On beş yaşında bir çocuk da izliyor.

Hayatı boyunca lüks arabaya binmemiş, cebinde harçlık bulmakta zorlanan bir çocuk ekranın karşısında şu sahneyi görüyor: Siyah arabalar, korumalar, herkesin saygı duyduğu bir adam, korkulan bir güç, lüks hayat…

Sonra kendi hayatına bakıyor.

Ama burada bir başka mesele daha var.

O çocuğun önüne başka bir yol da pek konmuyor artık. Bozulan eğitim sistemi, ezbere dayalı dersler, merakı öldüren okullar… Okumayan, araştırmayan, sorgulamayan bir nesil büyüyor. Kitapla bağı kopmuş, kütüphaneye yolu düşmemiş, hayal kurmayı unutmuş çocuklar…

Bilim insanı kimdir bilmiyor.
Mühendis ne yapar bilmiyor.
Gazeteci ne yapar bilmiyor.

Ama mafya babası nasıl yürür onu çok iyi biliyor.

Çünkü her akşam televizyonda görüyor.

Bir yanda hayal kurmayı öğretmeyen bir eğitim sistemi, diğer yanda gücü ve korkuyu parlatan diziler… Ortaya çok tehlikeli bir denklem çıkıyor.

Çocuğun zihninde şu basit formül oluşuyor:

Güç = korku
Para = suç
Saygı = silah

Tehlike tam burada başlıyor.

Ve o dizilerde gördükleri hayatın gerçek hayatta da mümkün olduğunu düşünen bazı çocuklar için kapı yavaş yavaş aralanıyor.

Çünkü birileri onlara o dizilerde gördükleri hayatın küçük bir fragmanını gösteriyor.

Hayatlarında belki hiç göremeyecekleri lüks arabalar…
Rezidans daireleri…
İstedikleri zaman istediklerini yiyebilecekleri masalar…
Marka kıyafetler…
Paranın bol olduğu bir hayat…

Kısacası televizyonda gördükleri o “mafya hayatının” küçük bir tadımı.

Bir süre sonra o çocuk şunu düşünmeye başlıyor:
Demek ki bu hayat gerçekten var.
Sonra işler değişmeye başlıyor.

Önce küçük işler…
Bir yere git gel…
Şunu bırak…
Bunu al…

Derken bir gün o çocuk kendini bir motosikletin üzerinde buluyor.
Elinde bir silah.
Artık o çocuk mahallede top oynayan çocuk değil.
Artık o çocuk bir tetikçi.
Bir kiralık katil.
Bir başkasının hayatını birkaç saniyede bitirecek kadar gözü dönmüş biri.

Ve televizyon ekranlarında gördüğü o “karizmatik mafya babalarının” küçük bir kopyası.

Belki de yarının daha tehlikelisi.
Çünkü o çocuk daha genç. Daha öfkeli. Daha kontrolsüz.
Biz bütün bunları konuşurken bir akşam televizyonu açıyorsunuz… Bir haber programı. Ciddi yüzlü bir sunucu, arkasında büyük grafikler.
Ve büyük keşif açıklanıyor:

“Gençlerin suça yönelmesinin en büyük nedeni sosyal medya.”

Tabii ya.

Suçun sebebi TikTok.
Biraz da X.
Araya Meta’yı da sıkıştıralım.

Mantıklı.

Çünkü televizyonlarda yayınlanan o dizilerde kimse silah kullanmıyor zaten.
Hiç kimse konvoyla gezmiyor.
Kimse ağır çekimde racon kesmiyor.
Her bölümde kimse vurulmuyor.

Hepsi bizim hayal gücümüz.

Suçu sosyal medyaya atmak gerçekten dahiyane bir fikir. İnsan ister istemez hayran kalıyor. Yani düşünsenize… Adam akşam 3 saat mafya dizisi izliyor ama suç işlemeye TikTok yüzünden karar veriyor.

Ne büyük tesadüf.
Belli ki çocuklar o dizileri izlerken televizyonu kapatıp telefonlarından suç öğreniyorlar.

Gerçekten çok ikna edici.

İnsanın aklına şu geliyor: Bu açıklamaları yapanlar ya bizi çok saf sanıyor… ya da aynaya bakmamayı profesyonel alışkanlık haline getirmişler.

Eskiden diziler hayatın içinden çıkardı.
Şimdi bazen hayat dizilerin içinden çıkıyor.
Ve o hayatın içinde bazen silah tutan eller…

fazla küçük oluyor.

Özgürlüğe Kaçıp Özgürlüğe Ayar Olanların Hikâyesi

Özgürlüğe Kaçıp Özgürlüğe Ayar Olanların Hikâyesi

İnsan hakikaten tuhaf bir canlı.

Baskıdan kaçar.
Yasaktan kaçar.
Korkudan kaçar.
Nefes alamadığı yerden kaçar.
Sonra gider, hukukun az çok işlediği, insanın sabah kapı çalınca irkilmediği, iki laf edince başına gök kubbenin inmediği bir memlekete sığınır.

Yerleşir.
Düzen hoşuna gider.
Sokaklar hoşuna gider.
Kimsenin kimsenin ensesinde boza pişirmemesi hoşuna gider.
Kadının sokakta rahat yürümesi, gencin itiraz edebilmesi, gazetecinin soru sorabilmesi, devletin vatandaşın tepesine her dakika çöküp “Ben geldim” diye nefes aldırmaması hoşuna gider.

Sonra bir süre geçer.

İçindeki o küçük otoriter memur uyanır.

Der ki:
“Bu kadar özgürlük de fazla ama…”
İşte insanın orada bir durup su içesi geliyor.

Özgürlüğü seviyorlar… ama sadece kendilerine lazımsa

Bazı insanların özgürlükle ilişkisi ilkesel değil.
Pratik.

Yani kendine lazımsa çok güzel.
Başkası kullanınca biraz rahatsız edici.

Kendine gelince hak.
Başkasına gelince ölçüsüzlük.

Kendine gelince yaşam tarzı.
Başkasına gelince bozulma.

Kendine gelince demokrasi.
Başkası konuşunca provokasyon.

Böyle bir matematik geliştirmişler ki, bütün matematik kurallarını yeniden yazmak gerek. Çünkü denklem baştan sakat: eşitliği sadece kendine istiyor.

Halbuki özgürlük dediğin şey, kişinin kendi hayatını yaşama hakkıdır. Başkasının hayatına ayar verme imtiyazı değil.

Ama gel gör ki bazıları bu ayrımı yapmayı hiç sevmiyor.
Sevse zaten bu kadar komik duruma düşmezdi.

Medeni ülkeye gidip medeniyetle kavga etmek

Bak, insanın daha güvenli, daha adil, daha huzurlu bir yerde yaşamak istemesi dünyanın en normal şeyi. Bunu kimse yadırgamaz. Yadırganacak olan şey başka.

Bir yere tam da hukuku, özgürlüğü, insan hakları ve toplumsal düzeni sayesinde gidip, sonra dönüp o düzenin kolonlarına tekme savurmak başka bir kafa.

Bu biraz şuna benziyor:
Yağmurdan kaçıp eve giriyorsun, sonra salonda oturup “Bu çatı da çok abartılıyor” diyorsun.

Madem çatıyı bu kadar gereksiz buluyordun, dışarıda ıslansaydın.

Demek ki mesele sadece sığınmak değilmiş.
Mesele rahat etmekmiş.
Rahat edince de başkasının rahatından rahatsız olmakmış.

İnsan bazen hayret etmiyor değil.
Ama artık çok da şaşıramıyor. Çünkü bu devirde çelişki, bazı insanların karakter özelliği olmuş.

Demokrasiyle araları iyi… mikrofon kendi ellerindeyse

Bazılarının demokrasiyle ilişkisi açık büfe gibi.

İşine geleni alıyor, gelmeyeni bırakıyor.

Meydana çıkmak mı lazım?
Demokrasi şahane.

Konuşmak mı lazım?
İfade özgürlüğü kutsal.

Devlet baskı yapmasın mı?
Hukuk devleti şart.

Peki aynı haklar başkalarına da verilsin mi?

Orada yüz düşüyor.
Orada ses tonu değişiyor.
Orada meşhur cümle geliyor:

“Ama o kadar da değil.”

Bizim coğrafyanın en maharetli cümlesidir bu.
Her güzel fikrin ayağına takılır.

Adalet? Güzel ama o kadar da değil.
Özgürlük? Gerekli ama o kadar da değil.
Eşitlik? Tamam da o kadar da değil.

Ne kadar olacak peki?
Sana kadar mı, senden sonrası uçurum mu?

İnsan hakları menüden seçilen meze değildir

Bazı insanlar insan haklarını da yanlış anlamış.

Sanki restoranda ara sıcak seçiyor.
Canı çekerse alıyor, istemezse masadan kaldırıyor.

Kendine dokunulursa hak ihlali.
Başkası ezilirse toplumsal düzen.

Kendisi susturulursa baskı.
Başkası susturulsun derse ahlaki hassasiyet.

Kendine karışılırsa despotluk.
Kendisi başkasına karışırsa değer savunusu.

Böyle bir esneklik yoga hocasında olsa sınıf açar.

Halbuki insan hakkı dediğin şey, sadece sevdiğin insanlar için geçerli değildir. Sana benzeyenler için de değildir. Hatta asıl sınav, sana benzemeyen insanın da aynı hakka sahip olduğunu kabul ettiğin yerde başlar.

Medeniyet biraz da budur zaten.
Hoşlanmadığın insanın da insan olduğunu unutmamak.

Ama işte bazıları için en ağır yük bu.
Başkası da kendisi kadar serbest olsun fikri, omuzlarına taş gibi çöküyor.

Ülke değişiyor, adres değişiyor, pasaport değişiyor… kafa aynı

Asıl komedi burada başlıyor.

İnsan şehir değiştiriyor.
Mahalle değiştiriyor.
Düzen değiştiriyor.
Bazen dili değiştiriyor.
Bazen vatandaşlık bile değişiyor.

Ama zihniyet valizin fermuarına sıkışmış şekilde aynı kalıyor.

İçinde küçücük bir despot taşıyor.
Fırsat bulunca çıkarıyor.
“Kimse bana karışmasın ama imkan olursa ben herkese biraz çeki düzen vereyim” diyor.

O küçük despot bazılarında hiç uyumuyor.

Bu yüzden sorun çoğu zaman gidilen yerde değil, götürülen kafada oluyor.

Çünkü medeni olmak sadece temiz kaldırım, saatinde gelen metro, düzenli maaş, sessiz sokak demek değil. Bunlar işin konfor kısmı.

Medeni olmak, başkasının da senden farklı biçimde yaşayabileceğini kabul edebilmek demek.
Kendi doğrunu anayasa maddesi gibi ortalıkta gezdirmemek demek.
Sana benzemeyen insanın da aynı göğün altında, aynı hakla yaşayabileceğini sindirebilmek demek.

İşte tam burada çok kişi dökülüyor.

Bazıları özgürlüğe sığınıyor, sonra özgürlüğün dekorunu bozmak istiyor

Aslında bütün hikâye bu.

Bir düzene gidiyorsun çünkü orada nefes var.
Sonra diyorsun ki bu nefes fazla geldi.

Bir topluma gidiyorsun çünkü orada baskı daha az.
Sonra dönüp o serbestliğe ayar oluyorsun.

Kadın özgür olunca rahatsız oluyorsun.
Genç konuşunca rahatsız oluyorsun.
Sanat kendi kafana göre şekillenmeyince rahatsız oluyorsun.
Basın soru sorunca rahatsız oluyorsun.
Başkası senin gibi yaşamayınca rahatsız oluyorsun.

E o zaman sen özgürlüğü sevmiyorsun ki.

Sen sadece kendin için geniş alan istiyorsun.
Başkası için dar koridor.

Bu da özgürlük değil.
Bu, konforlu üstünlük arayışı.

Adını ne kadar cilalarsan cila, özü değişmiyor.

Son söz

Mesele bir yerden bir yere gitmek değil.
Mesele zihniyet.

Baskıdan kaçıp baskı özlemi çekiyorsan,
özgürlüğe sığınıp özgürlüğe burun kıvırıyorsan,
hukuktan faydalanıp başkasının hakkını daraltmak istiyorsan,
sorun gittiğin ülkede değil, taşıdığın kafadadır.

İnsan gibi yaşamak güzel şey.
Ama onun da bir edebi var.

İnsan gibi yaşamak isteyen, önce başkasının da insan gibi yaşama hakkını kabul edecek.
Özgürlük isteyen, onu sadece kendine istemeyecek.
Hak talep eden, başkasının hakkını da sineye çekecek.

Zor olan bu zaten.

Kolay olan, rahat bir düzene sığınıp sonra o düzenin kıymetini bilmeden ona ayar vermek.
Kolay olan, demokrasinin sunduğu imkânlarla demokrasiye trip atmak.
Kolay olan, insan haklarından faydalanıp başkasının hakkına surat asmak.

Ama kolay olan şey, doğru olan şey olmuyor.

Bazı insanlar bunu hâlâ öğrenemedi.
Bazıları da öğrenmek istemiyor.

Çünkü özgürlük hoşlarına gidiyor.
Ama ortak kullanımlı olunca canları sıkılıyor.

İran Dosyası: Darbe, Şah, Devrim ve Bugün

İran Dosyası: Darbe, Şah, Devrim ve Bugün

Usta kalemler bu konuyu zaten enine boyuna kurcaladı, anlattı, önemli ayrıntıları ortaya koydu. Bana da nacizane, kendi usulümce İran Dosyası’na küçük bir not düşmek kaldı. Öyle akademik ciddiyet taslayacak değilim; biraz hafızayı kaşıyalım, biraz da yıllardır aynı yüzsüzlükle sorulan o soruya bakalım: İran neden böyle oldu?

Bazı ülkelerin kaderi kendi içinde yazılır.
Bazılarınınki ise Londra’da çizilir, Washington’da mühürlenir, Paris’te cilalanır.

İran uzun süre ikinci türden bir kaderin içine itildi. Sonra da dünya dönüp büyük bir şaşkınlıkla sordu: “Bu ülkede neden Batı karşıtlığı bu kadar güçlü?”
Gerçekten olağanüstü bir pişkinlik.
Evi yak, sonra dumanın neden çıktığını ev sahibine sor.

Hikâye 1951’de sertleşiyor. Muhammed Musaddık başbakan oluyor ve İran petrolünü millileştiriyor. Yani adam diyor ki, “Bu memleketin petrolü bu memlekete ait olsun.” Normal şartlarda bu cümle bağımsızlıktır. Emperyal muhasebede ise saygısızlıktır. Çünkü bazı büyük devletlerin ahlak anlayışı şudur: Senin toprağın senin olabilir ama yeraltın biraz tartışmalıdır.

Musaddık’ın yaptığı şey çok basitti aslında. İran’ın zenginliği, İran halkının işine yarasın istiyordu. Ama o dönem dünya düzeninde bazı ülkelerin zenginliği kendi halkına fazla layık görülmüyordu. Hele bir de işin ucunda petrol varsa, demokrasi bir anda prensip olmaktan çıkıp pazarlık malzemesine dönüşüyordu.

Sonra 1953 geldi. O meşhur yıl. Demokrasiye methiyeler dizen Amerika ile çıkarlarını kaybetmek istemeyen İngiltere, Musaddık’ı devirdi. Yani mesele “acaba karıştılar mı?” meselesi değildi. Bildiğin karıştılar. Hem de uzaktan ahkâm keserek değil, doğrudan sahaya inerek. İran halkı sandıkla bir irade ortaya koymuştu, Batı o iradeyi beğenmedi ve fişi çekti.

Demek ki Batı’nın demokrasi sevgisi, petrol vanasına kadarmış.

Darbeyle kim güçlendi? Şah Muhammed Rıza Pehlevi. Babası Rıza Şah’tı ama İran’ın üzerine uzun gölge gibi çöken isim oğul oldu. Yani Batı’nın parlatıp “istikrar unsuru” diye sunduğu, içeride ise gittikçe daha baskıcı bir rejime dönüşen o meşhur Şah.

Şah’ın vitrini parlaktı. Modernleşme vardı, Batılılaşma vardı, gösterişli kalkınma söylemleri vardı. Ama vitrinle memleket aynı şey değildir. İran’ın içinde baskı vardı, korku vardı, eşitsizlik vardı, işkenceyi sistemleştiren güvenlik aygıtı vardı. Şah ülkeye elbise giydirmeye çalıştı ama halkın boğazını da sıktı. Batı ise buna uzun süre memnuniyetle baktı. Çünkü onların sevdiği modernleşme, halka rağmen de olsa kendilerine çalışan modernleşmeydi.

Yani mesele İran’ın özgürleşmesi değildi.
Mesele İran’ın hizaya gelmesiydi.

Burada İngiltere’nin rolü daha çok muhasebeci aklıydı. Petrolün hesabını tutuyordu. Amerika’nın rolü ise jeopolitik kabadayılıktı. “Bizim çizgimizden sapmasın” refleksiyle hareket ediyordu. İkisi birlikte kısa vadeli çıkarlarını korudu, uzun vadede ise İran’ın altına saatli bomba bıraktı.

Sonra dönüp “Bu ülkede neden radikalleşme oldu?” diye sordular.

Olur tabii.
Seküler, milliyetçi, demokratik bir çizgiyi boğarsan; siyaseti saraya, sarayı da korkuya teslim edersen; bir süre sonra bastırılmış öfke kendine başka kanal bulur. İran’da mollalar biraz da böyle büyüdü. Gökten inmedi kimse. Batı’nın kibriyle, Şah’ın baskısıyla ve boğulan siyasetin açtığı boşlukta serpildiler.

Sonra sahneye Humeyni çıktı. Önce Irak’taydı, sonra 1978’de Fransa’ya geçti. İşin ironisine bakar mısınız? Yıllarca Batı’nın parlatıp ayakta tuttuğu Şah’a karşı devrimin sesi, bu kez Paris yakınlarından dünyaya yayılıyordu. Kasetler, açıklamalar, röportajlar, uluslararası medya ilgisi… İran’ın kader sahnesinde Londra var, Washington var, Paris var. İran halkına ise sonuçların içinde boğulmak düşüyor.

Tarihin bazen çok sinsi bir mizahı var.
Batı’nın büyüttüğü Şah, yine Batı’nın bir başkentinden yankılanan devrimci dalgaya yenildi.

Ocak 1979’da Şah İran’dan ayrıldı. Bazıları bunu zarif ifadelerle anlatmayı sever ama boşuna süslemeye gerek yok: Adam devrildi. Şubat 1979’da Humeyni İran’a döndü. Sonrası malum. İslam Cumhuriyeti kuruldu, mollalar devletin merkezine yerleşti.

Ve böylece Batı’nın Musaddık’ı devirip Şah’ı şişirerek kurduğu düzen, sonunda kendi nefret ettiği teokratik yapının önünü açtı.

Buna strateji diyen varsa çok iyimserdir.
Buna başarı diyen varsa düpedüz arsızdır.

İran devriminden sonra Batı yıllarca şöyle anlattı meseleyi: “Mollalar geldi, İran bozuldu.” Güzel cümle. Eksik ama güzel. Çünkü asıl sorulması gereken şu: Musaddık devrilmeseydi, Şah bu kadar şımartılmasaydı, siyasal alan bu kadar boğulmasaydı, dinî muhalefet bu kadar merkezî bir güce dönüşür müydü?

İran’da mollalar sadece ideolojiyle gelmedi. Biraz da bastırılmış siyaset sayesinde geldi. Biraz da Batı’nın kendi eliyle ezdiği alternatifler yüzünden geldi. Yani önce sağlıklı ihtimalleri boğdular, sonra ortaya çıkan hastalıklı sonucu seyredip ahlak dersi vermeye başladılar.

Mahallenin kabadayısı önce bütün camları indiriyor, sonra içeride neden cereyan var diye ev sahibine kızıyor.
İran hikâyesi biraz böyle.

Bugüne gelince, sahne yine tanıdık. Trump ile Netanyahu hattında İran yine masa başında konuşulan, harita üstünde dürtülen, tehdit diliyle hizaya sokulmaya çalışılan ülke muamelesi görüyor. Sanki bu film ilk kez oynanıyormuş gibi. Sanki bu bölgeye dışarıdan ayar vermeye çalışanların geçmişi tertemizmiş gibi. Sanki daha önce aynı kibirle girilen her yer güllük gülistanlık olmuş gibi.

Trump zaten bu hikâyeye çok uygun bir karakter. Adamda devlet adamı ciddiyetinden çok, dünya haritasını emlak dosyası sanan müteahhit özgüveni var. Diplomasi desen yok, sabır desen yok, tarih bilgisi desen o da zaten Allah’a emanet. Ağzını açıyor, sanki nükleer kriz değil de imar affı konuşuyor. Netanyahu da ayrı bir dosya. Yıllardır İran meselesini hem iç politikada hem uluslararası arenada kullanışlı bir korku aparatına çevirmiş durumda. Biri megafonla bağırıyor, öbürü onu strateji diye servis ediyor. Ortaya da yine halkların ödediği bir savaş dili çıkıyor.

İşin en acı yanı şu:
İran üzerinde konuşanlar, İran’ın nasıl bu hâle geldiğini en iyi bilenler.
Çünkü bir kısmı bizzat getirdi.

1951’de Musaddık petrolü millileştirdi.
1953’te darbe geldi.
Şah parlatıldı.
Muhalefet boğuldu.
Mollalar büyüdü.
1979’da rejim değişti.
Sonra aynı Batı dönüp İran’a medeniyet, akıl, denge ve demokrasi dersi vermeye başladı.

İnsan ister istemez gülüyor.
Sinirden tabii.

Çünkü İran dosyası şunu çok net söylüyor:
Batı bazen bir ülkeye demokrasi getirmiyor.
Önce o ülkenin dengesini bozuyor.
Sonra ortaya çıkan enkâra bakıp şaşırıyor numarası yapıyor.

Musaddık’ı boğdular.
Şah’ı şişirdiler.
Mollaları büyüttüler.
Sonra da oturup “İran neden böyle oldu?” diye sordular.

Sahi, neden oldu acaba?

Kadın Hakları Meselesi

Kadın Hakları Meselesi

Çayı koyun, kahveyi alın, isterseniz yanına iki tane de kurabiye ekleyin. Çünkü yine memleketçe çok temel bir meseleyi, sanki yeni icat edilmiş karmaşık bir teoriymiş gibi konuşacağız.

Konumuz: Kadın Hakları.

Evet, şu hâlâ tam olarak içselleştiremediğimiz, üzerine konuşurken mangalda kül bırakmayıp iş uygulamaya gelince bir tuhaflaştığımız konu.

Aslında mesele çok basit. Kadın hakları dediğimiz şey, kadının insan gibi yaşaması. Eğitim alması, çalışması, kendi kararını vermesi, korkmadan sokağa çıkması, şiddet görmemesi, susturulmaması, küçümsenmemesi, hayatının başrolünde kendisinin olması.

Yani özetle, insan için normal sayılan şeylerin kadın için de normal sayılması.

Çok mu şey isteniyor?

Galiba bazılarına göre evet.

Çünkü bu coğrafyada ve dünyanın birçok yerinde kadın hâlâ ya korunması gereken bir eşya gibi görülüyor ya da sürekli yönlendirilmesi gereken biri gibi. Kimi ne giyeceğine karışıyor, kimi nasıl güleceğine, kimi kaçta eve döneceğine, kimi de ne düşüneceğine. Herkesin kadınlar için bir fikri var. Ne ilginçtir ki en az sözü dinlenen de çoğu zaman kadınların kendisi oluyor.

Kadın Hayatın Süsü Değil, Taşıyıcısı

Kadın için bazen öyle bir dil kuruluyor ki insan sanacak, hayatın kenarında dekoratif bir unsurdan bahsediyoruz. Oysa kadın dediğin hayatın tam ortasında. Evde o var, işte o var, okulda o var, üretimde o var, bilimde o var, sanatta o var, siyasette o var. Yani hayat nereye akıyorsa kadın orada.

Ama iş hak vermeye gelince bir duraksama başlıyor.

Sorumluluk paylaşılırken kadın.
Fedakârlık beklenirken kadın.
Yük omuzlanırken kadın.
Ama söz hakkı dağıtılırken bir sessizlik.

İşte mesele tam da burada başlıyor.

“Kadın Çok Kıymetlidir” Cümlesi Tek Başına Pek İşe Yaramıyor

Biz söz üretmeyi seviyoruz. “Kadın baş tacıdır” diyoruz. “Kadınlarımız çok değerlidir” diyoruz. Özel günlerde süslü cümleler kuruyoruz. Sosyal medyada güçlü görseller paylaşıyoruz. Sonra ertesi gün aynı kadın iş yerinde küçümseniyor, evde baskı görüyor, sokakta tedirgin yürüyor, kendi hayatına dair karar verirken bile sorguya çekiliyor.

E şimdi burada küçük bir tutarsızlık yok mu?

Kadına değer vermek, onun hakkında güzel cümle kurmak değildir. Hakkını teslim etmektir. Emeğine saygı duymaktır. Tercihine karışmamaktır. Güvende hissetmesini sağlamaktır. Başarısını “ama” ile gölgelememektir.

Yoksa methiye düzmek kolay.
Adalet zor.

Kadın Hakları Bir Nezaket Konusu Değil, Adalet Konusu

En başta şunu ayıralım: Kadın hakları meselesi bir lütuf başlığı değildir. Kimsenin kimseye jest yaptığı bir alan hiç değildir. Bu, doğrudan adalet meselesidir.

Kadın erkek eşitliği denince bazıları hâlâ bunu yanlış yerden okuyor. Sanki bir yarış var da biri diğerine üstün gelsin isteniyor gibi. Hayır. Mesele üstünlük değil. Mesele eşit insan muamelesi görmek.

Kadın, hayatını korkuyla değil özgürlükle kurabilsin isteniyor.
Başarısı istisna değil, doğal kabul edilsin isteniyor.
Var olmak için ekstra çaba harcamasın isteniyor.

Yani olması gereken isteniyor.

Bu kadar.

Toplumun Kalitesi Buradan Belli Olur

Bir ülkenin ne kadar geliştiğini anlamak için bazen çok uzağa bakmaya gerek yok. Kadınların ne kadar güvende yaşadığına, ne kadar görünür olduğuna, karar mekanizmalarında ne kadar yer alabildiğine bakmak yeterli.

Çünkü kadın geri planda tutuluyorsa toplum ileri gittiğini iddia etse de biraz vitrinde parlıyor, içeride eski usul devam ediyor demektir.

Kadın susturuluyorsa toplum özgür değildir.
Kadın korkuyorsa toplum huzurlu değildir.
Kadın geri çekiliyorsa toplum güçlü değildir.

Bu kadar açık.

Kadın Sadece Rol Değil, Bireydir

Bir başka mesele de şu: Kadını sürekli belli rollerle anlatıyoruz. Anne, eş, evlat… Elbette bunların hepsi çok kıymetli. Ama kadın sadece bunlardan ibaret değil. Kadın aynı zamanda düşünen, sorgulayan, üreten, yöneten, yazan, çizen, karar alan bir birey.

Toplum bazen bunu unutmayı seviyor.
Kadına bir yer gösteriyor.
Bir sınır çiziyor.
Bir ton öneri veriyor.
Sonra da buna “gelenek”, “ahlak”, “düzen”, “hassasiyet” gibi isimler takıyor.

İsim çok.
Öz aynı.
Kontrol.

Son Söz Yerine

Kadın haklarını konuşmak zorunda kalıyor oluşumuz bile başlı başına can sıkıcı. Çünkü bu mesele çoktan aşılmış olmalıydı. Ama olmamış. Demek ki daha yüksek sesle değil, daha sahici bir vicdanla konuşmak gerekiyor.

Kadın hayatın kıyısında duran biri değildir.
Hayatı doğuran, taşıyan, büyüten, değiştiren gücün ta kendisidir.

O yüzden kadın haklarını savunmak sadece kadınları savunmak değildir; aklı, adaleti, toplumsal dengeyi ve insan olmanın asgari şartlarını savunmaktır.

Kadın güçlenirse toplum toparlanır.
Kadın nefes alırsa memleket biraz daha insan olur.
Kadın hak ettiği hayatı yaşarsa, işte o zaman gerçekten gelişmişlikten söz edebiliriz.

Şrinkflasyon, Skimpflasyon ve Greedflation

Şrinkflasyon, Skimpflasyon ve Greedflation

Oturup uzun uzun ekonomiden, yanlış politikalardan, vatandaşın sırtına binen yükten, düşen alım gücünden, bozulan dengelerden bahsetmeyeceğim. Gerek yok. Zaten biliyor ve farkındasınız. Bilmeyen, farketmeyen de mutlu huzurlu yaşamaya devam etsin.

Yazının başlığında yer alan terimlerin ne olduğunu üç aşağı beş yukarı biliyoruz ya da bir fikrimiz var öyle değil mi?

Peki bu terimler günlük yaşantımızda vatandaşı nasıl etkiliyor benim gözümden bir bakalım.

Öncelikle Şrinkflasyona bakalım.
Ne demek bu Şrinkflasyon? Küfür gibi geliyor benim kulağıma.

Kısaca “Aynı Fiyata Daha Düşük Gramaj” demek. Ürün aynı ürün, kalite aynı kalite, marka aynı marka, fiyat aynı fiyat. Tek fark gramajı. Eskiden 40 TL’ye aldığımız 500 gramlık ürün bugün gene 40 TL ama 350 gram. Vatandaş neye bakıyor cebinden çıkan paraya. Ödediği miktar aynı olunca ‘bazı kesimler hani enflasyon? Geçen sene de 40 veriyordum şimdi de 40 veriyorum. Dış güçlerin oyunu bunlar hep, bizi kıskanıyorlar, çekemiyorlar, karışıklık çıkartmak istiyorlar’ diyor.

Bu noktada gözden kaçan en önemli konu ne? Ödediğin miktarın aynı olması değil, o parayla ne kadar mal aldığın. Gramaj düşünce ne oluyor? Ayda bir alacağın ürünü ayda 2 almaya başlıyorsun. Daha fazla para harcıyorsun, daha fazla tüketiyorsun ve enflasyonu körüklüyorsun bilmeden. Normal insan evladı gramajı kontrol etmediği sürece düştüğünü anlamaz ama ben iri kıyım ve ortalamanın biraz üstü ele sahip olduğum için elime aldığım an bir gariplik olduğunu fark ediyorum. Elim bu yaşta büyümeyeceğine göre paket küçülmüş diyebiliyorum.

Gelelim Skimpflasyon‘a.
Ne demek bu Skimpflasyon? Bu da küfür gibi geliyor bana.

En basit tabiri ile ‘Aynı Fiyata Daha Kalitesiz Ürün/Hizmet‘ demek. Ürün aynı ürün, fiyat aynı fiyat, marka aynı marka, gramaj aynı gramaj. Eee o zaman kötü olan tarafı nedir diye sorar insan değil mi?

Elbette sorar. Çünkü bizim insanımız sorgular, araştırır, okur(!)

Burada can alıcı nokta her şey aynı gibi gözükse de ürün kalitesindeki düşüş. Örnek: Eskiden 45TL’ye 30 gramlık 80% kakao oranıyla bitter çikolata alıyordun. O çikolatayı bugün de 45 TL’ye alıyorsun. Gene 30 gram. Ama aradaki fark kakao oranında. Artık 80% değil, 65% kakao oranıyla satılıyor sana.

Hizmet sektöründen bir örnek verelim. Hava yolu şirketleri artan maliyetlere rağmen fiyat artışı yapmadan aynı mesafeye aynı fiyatı uyguladı uzun bir süre. Tek farkla kabin görevlilerinin sayısını düşürerek. Eskiden 6 kabin görevlisi vardıysa bu 4’e düştü. Ne var canım bunda şimdi demeyin. Direkt hizmet kalitesini düşüren bir uygulamadır bu. Aynı şey restaurant, kafe için de geçerli. Garson ve komi sayıları düşürülerek personel giderleri kısılıp fiyatlar sabit tutulmaya çalışıldı ama az personelle verdiğin hizmetin kalitesi düştü… Az personelle çok iş yapmaya kalkarsan mutsuz ve asık suratlı çalışan ne yapar? Müşterine ters davranır, hizmeti aksatır, müşteriyi mutsuz eder. Ödediğin para aynı ama aldığın ürün veya hizmet kalitesi yerlerde.

İşine geliyorsa.

Gelelim bu üçlüden (bana göre) en beterine en kötüsüne. Greedflation
Namıdiğer Enflasyon Fırsatçılığı.

Size bunun açıklamasını yapmama gerek yok, siz biliyorsunuz ne olduğunu ama olur da yolunu kaybeden birileri gelip bu yazıyı okursa onlar aydınlansın, öğrensin diye ne demek olduğunu anlatmaya çalışayım.

Öncelikle kelime anlamını açıklayayım size. Greed aç gözlü demek flation da enflasyon kelimesinden geliyor birleşince Greedflation oluyor. Türkçe meali Enflasyon Fırsatçılığı. Yani işin özünde ne yatıyor? AÇGÖZLÜLÜK.

Şimdi bu fırsatçılıkta ürün kalitesinde, gramajında, markasında bir değişiklik yok. Yani dün 100 TL verip beğenerek aldığınız ve zevkle kullandığınız ya da tükettiğiniz ürün aynı ürün değişen hiçbir şey yok. Tek fark üretim maliyetlerindeki artış yani o ürünü üretmek için kullandığınız malzemeye gelen zam yüzünden üretim maliyetindeki artış da otomatikman ürün fiyatına yansıyor. Buraya kadar her şey tamam değil mi? Sıkıntı yok, üretim maliyeti artarsa ürün fiyatı da artar doğal olarak. Mükemmel bir dünyada olması gereken bu. (Gerçi o dünya mevcut ama biz ülke olarak dünyanın o coğrafyasında değiliz)

Enflasyon Fırsatçılığı’nın özü neydi?

AÇGÖZLÜLÜK

Üretici bakıyor, piyasada dengeler alt üst olmuş toplumda fiyat algısı ortadan kalkmış. Aynı ürün bir markette 5 TL iken yan markette 10 TL, diğerinde 4 TL. Fiyat algısı kalmamış. Ne yapıyor üretici bunu fırsata çeviriyor. Ürün kalitesini ve gramajını bozmadan fiyatını olması gerektiğinden daha fazla arttırarak piyasaya sürüyor. Bir iki gün vatandaş ‘Bu ne? Olur mu böyle fiyat?’ diyor sonra ‘Normal ya, zaten her şey arttı’ diyor.

Evet haklısınız, ne demek istediğinizi anlıyorum, ‘Olması gereken bu’ diyor bir kısmınız bu satırları okurken. Ben de derim ki ‘Neye göre kime göre?’

Büyük firmalar piyasayı çok iyi okuyor, patronları daha fazla kazansın diye piyasa araştırması yapan, fiyat politikası belirleyen koca koca insanlar çalışıyor onlar için.

Senin benim gibi sade ve zavallı vatandaşın onların karşısında durma şansı var mı?

YOK.

En fazla harcamanı kısarsın gereksiz harcamalardan kaçınırsın.

Ama can bu be, çekiyor, istiyor.

Yani sevgili dostlar, bütün kötülüklerin anası kumar falan değil ENFLASYON.

Her şey onunla başlıyor. Sonrasında Şrinkflasyon, Skimpflasyon ve Greedflation geliyor. İstisnasız her biri canımıza okuyor, sokağa adım attığımız an soyumuza sopumuza küfreder gibi fiyat etiketleriyle karşımıza dikiliyor bu 3 musibet.

Haydi geçmiş olsun.

On Yumurta Kaç Öğretmen Eder?

On Yumurta Kaç Öğretmen Eder?

Başlıktaki soruyu duymayan, hikayesini bilmeyen kaç kişi vardır bizim nesilden? Peki şimdi sokakta karşımıza çıkan gençlere bu soruyu sorsak cevapları ne olur acaba? En basit coğrafya sorularını bile yanıtlayamayan dört işlemden bir haber gençlerin hızla arttığı bir toplumun uzay çağına ayak uydurması beklenebilir mi?

Cumhuriyetin ilan edilmesiyle beraber Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin en çok mücadele ettiği alanlardan biri eğitimdi. İnanılmaz işler başarmışlardı. Yokluk ve imkansızlıklar içerisinde çok değerli hocalar, doktorlar, profesörler hatta ordinaryüs profesörler yetiştirmişti Genç Türkiye Cumhuriyeti.

Neden biliyor musunuz?

Çünkü dönemin yöneticileri, bürokratları ve öğrencileri vatan sevgisiyle doluydu. Terk dertleri vatandı.

On yumurta kaç öğretmen eder?

Köy Enstitülerinin en güzel hikayelerinden biridir bu sorunun cevabı, en sevdiğimdir. Her Türk gencine ilham olması gereken bir hikayedir. Yokluğun, yoksulluğun, ,imkansızlığın içerisinde okuma ateşiyle yanıp tutuşan bir neslin en güzel hikayesi bu sorunun altında yatar aslında. En çok bilinen hikâye bu olsa da daha nice güzel hikayeleri vardır hiç duyulmamış ve en az bunun kadar ilham kaynağı olabilecek.

Sonra ne oldu?

Ne değişti de her şey tersine dönmeye başladı?

Yoklukla mücadele eden, fakirliğin dibinin yaşandığı az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkeleri ele geçirmenin en kolay yolu paradır. Zengine para verirsin o parayı katlayarak büyütür. Fakire para verirsin çok affedersiniz ama kenefe bile tahterevalliyle gider.

Dönemin Amerika devlet başkanına, Amerikan mandasına bizi alın diye mektup yollayan insanlar vardı bu ülkede. Marshall yardımlarını alabilmek için yalvaranlar oldu. Halbuki bu ülke takas yoluyla birçok fabrika yaptırmıştı Rusya’ya. Marshall yardımı için yalvarılırken bu ülke yurt dışından uçak siparişleri alıyordu. Fransa’dan, Danimarka’dan, İran’dan sipariş yağıyordu.

Sonra ne oldu?

Savaştan galip çıkmış, Avrupa’yı dize getirmiş, yorgun bitkin ama mağrur genç ülkeyi üç kuruşluk menfaatleri için peşkeş çektiler Amerika’ya.

Marshall yardımını aldılar.

Uçak fabrikalarını kapattırdılar. Hazırı varken neden yapmak için uğraşılsındı ki? Hatta dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Org. M. Zeki Doğan Türkiye’de uçak fabrikasını kuran Nuri Demirağ’a “Amerikan yardımlarıyla bedava uçak almak varken uçak fabrikasına parayla sipariş verirsem, yarın bu millet beni asar” bile demişti.

Sonrasında ne oldu peki?

Hava kuvvetleri uçak siparişlerini iptal edince, fabrika zor duruma düştü ve nihayetinde kapandı. Mevzu çok derin ve vahim aslında.

Bedava uçak almak varken demişti ya, o uçakların maliyeti çok ağır oldu ülkeye hem maddi olarak hem de manevi olarak.

Parayı veren düdüğü çalar misali ulusal çıkarlarımızı zedeleyecek ne kadar karar varsa hepsini aldırdılar. Stratejik önem taşıyan bütün fabrikaları kapattırdılar. Sadece uçak fabrikası değil, uçak motoru yapan fabrika ve paraşüt fabrikasını bile kapattırdılar.

Yetmedi ülkenin geleceği için çok önemli olan Köy Enstitülerini kapattırdılar. Baktılar canavar gibi eğitimli genç nesiller geliyor ve enstitüden mezun olanlar kendi köylerindeki çocukları, gençleri hatta analarını, babalarını yetiştiriyor “Bir dakika durun dediler, sizin eğitilmeye ihtiyacınız yok, biz size her şeyi veririz öğrenip ne yapacaksınız, kapatın bunları, sizin için harika bir eğitim programı hazırlayalım…” ve Fulbright Programıyla eğitim sistemimizin içine de sızmış oldular.

Tatlı tatlı yaptılar her şeyi, yardım ediyoruz, sizi geliştireceğiz, koruyacağız merak etmeyin diye diye altımızı oydular.

Önümüze bir şişe gazoz koydular ve çaktırmadan içine uyku hapını attılar sonra da içimizden geçtiler ve halâ da geçiyorlar. O dönemde eğitimle vurmuşlardı şimdi de tarikatlarla vuruyorlar. Aptal nesillerin Nirvana’sını yaşatıyorlar bize.

Nerden geldim buralara? Aklımda bambaşka bir hikâye vardı halbuki. Başlık tamam da yazacaklarım çok farklı şeylerdi aslında.

10 yumurta kaç öğretmen eder?

Size bu hikâyeyi Sema Soykan’ın “Keşke“ adlı Bir Köy Enstitüsü romanından aktarayım. Bana göre en güzel anlatım budur…

Ali ile Kerim Köy Enstitüsü’nden yetişme iki öğretmendir. Bunların hikayesidir 10 yumurta kaç öğretmen eder.

“Ali’nin oğlu Zafer ilkokul öğrencisi. Bir gün telefon çalıyor. Telefonun diğer ucunda öğretmen Kerim, diğer ucunda talebe Zafer. Kerim, arkadaşı Ali’yi telefona istemeden önce yılların öğretmenliğinin verdiği alışkanlıkla Zafer’e birkaç soru soruyor.

              ‘İstiklal Marşımızı kim bestelemiştir?’
              ‘İlk bestecisi Ali Rıfat Çağatay, son hali Osman Zeki Üngör. Armonilemesini Edgar Manas, bando düzenlemesini İhsan Servet Künçer yapmıştır’
              ‘Konya’nın plakası?’
              ’42’
              ‘Aferin. Peki Zafer, söyle bakalım on yumurta kaç öğretmen eder?’
              Zaferin şaşkınlıkla ‘O nasıl soru Kerim amca.’ demesi üzerine uzun uzun güler Kerim,
              ‘Ey okulun akıllısı Zafer. Yanıtını bilmediğin bir soru buldum işte. Şimdi telefonu babana ver. Sonra sorar, ondan yanıtını öğrenirsin,’ diyor.

Ali’nin oğluna anlattığı öykü o dönem Enstitü’ye gidenleri en güzel anlatan örneklerden biridir.

              ‘Kerim ve Ali Kastamonu-Taşköprü ilçesinin yaklaşık 20 kilometre güneyinde, yan yana iki orman köyü olan Boşnakköy ve Armutlu’da yaşayan iki fakir ve çalışkan köy çocuğu. Güneşli bir Temmuz sabahı, Köy Enstitüleri Sınavı’na girmek için ilçe merkezine yürüyerek yola çıkıyorlar. Ali’nin elinde hasır sepet, sepetin içinde annesinin birkaçını kendi evinden, kalanını komşudan tamamlayarak koyduğu 10 yumurta var.

Kerim’in ailesi daha yoksul olduğu için o kadarı da yok. İki çocuk 20 kilometre yolu yürüyerek ilçeye varıyor, bakkala girip o zamanlar bir nevi takas aracı ve para yerine geçen yumurtaların karşılığında bir kalem ve bir silgi alarak ikiye bölüyor ve sınava giriyorlar. İkisi de ilk sınavı başarıyla geçiyor ama bilmedikleri bir şey var ki ertesi günde sınav olacağı. O yaşta iki köylü çocuk geceyi nerede geçireceğini bilmeden Hükümet Konağı’nın yanındaki caddede bir yukarı bir aşağı yürürken, cadde üzerindeki evlerin birinden onları gören bir kadın evine alarak karınlarını doyuruyor ve o gece misafir ediyor. İkinci sınavı da başarıyla geçen Ali ve Kerim Kastamonu Gölköy Enstitüsü’ne kayıt yaptırıyor ve mezun oluyor. Sonra da 30 yıllık öğretmenlik yaşamlarında sayısız öğrenci yetiştiriyorlar.

Ali’nin oğlu Zafer’e söylediği son söz, aslında hepimizin dilinde, yüreğinde yer eden bir cümledir:

              “İşte, köyden on yumurtayla çıkan çocuğun öğretmen, subay, mühendis, milletvekili hatta cumhurbaşkanı olabildiği yönetime Cumhuriyet denir evladım”

Ne güzel hikayedir bu. Ne büyük emek, istek ve başarıdır bu hikâyenin sonu.

Hayat Mücadelesi

Hayat Mücadelesi

İnsanoğlunun hayatla mücadelesi doğumhanede başlıyor. Gözlerini açtığın ilk anda otomatik olarak gelişen bir refleksle nefes almaya başlarsın ama ciğerlerine dolan oksijen senin hayatla olan ilk mücadelendir. O ilk nefes ciğerlerini yakar, canını acıtır. İkinci refleks ise ağlamaktır, ciğerinin yettiği kadar bağırarak ağlamak. Sonrasında popona yediğin şaplakla hayatının ilk dersini alırsın ama farkında bile değilsindir.

Ve huzurlu güvenli liman…

Dokuz ay boyunca her anında hissettiğin şefkati, kalp atışının sesini, sıcaklığı, kim bilir belki de alışkın olduğun o kokuyu, annenin göğsüne bırakıldığın an yeniden hissedersin ve susarsın. Bu da senin hayattaki ilk güven duygundur.

Hayatla olan mücadelen yaşamının her anında her evresinde senin sınavın olur.

İlk adım için mücadele edersin. Düşersin… Kalkıp yeniden devam edersin, tekrar düşersin yine denersin… Başarana kadar, iki ayağının üstünde durup yürüyene kadar denersin pes etmeden. İşte hayattaki ilk gerçek başarın budur. Ayaklarının üstünde durup yürüyebilmek.

Sonra eğitimler başlar…

İlk kelimelerin, ilk kendi kendine yemek yemen… Bunlar da hayatının mihenk taşlarıdır ama tuvalet eğitimi aldığın ilk önemli eğitimdir.

İkinci önemli başarın altına kaçırmamaktır.

Sonra anaokuluyla başlayan uzun bir eğitim sürecine girersin ki mücadelenin dibidir o yaşlarda. Ders çalışmak, sınavlarda başarılı olmak, anne babanın beklentilerini karşılamak için çabalamak kısacık hayatının omuzlarına bindirdiği ağır yüklerdir. Yetmezmiş gibi bir de gönül acısı, kalp yarasıyla uğraşırsın.

Üniversite hazırlık, sınav, kazandın kazanamadın dertleri, tasaları seni yıpratmaya başlar ama görmezden gelirler çünkü normaldir bunlar, kendileri de çekmiştir bütün bunları. ‘Daha dur’ derler, ‘bu ne ki?’ derler, ‘hayat daha acımasız, sen hele bir çalışmaya başla, o zaman görürsün’ derler…

Ne olduğunu bile anlamadan büyümüşsündür.

Geriye dönüp baktığında ‘keşke’ dersin birçok sebepten dolayı. Kimi okul hayatında yeterince çalışıp daha iyi bir yerden mezun olamadığı için, kimi gecesini gündüzüne katıp deliler gibi çalıştığı için, kimi geçmişte yaptıkları kimi de yapmadıkları için. O keşkeler yapışır sırtına, yük olur, ağırlaşır.

Hayatla mücadelen her geçen gün daha da ağırlaşır. Ezmeye başlar seni. Ne kadar kazandığının hiçbir önemi yoktur aslında. Hayatın neresinde durduğunla, hayata nasıl baktığınla ve en önemlisi hayatı nasıl karşıladığınla alakalıdır.

Çabalamadan, uğraşmadan, çalışmadan ve belki de biraz olsun şans olmadan hayatla olan mücadele kazanılmıyor maalesef.

Evrende var olan her şeyin bir olgunlaşma süreci var değil mi? Dünya on dört milyar yıldır bu evrende var olabilmek için bir çok değişimden geçti ve geçiyor. İnsanoğlu o ilk nefesini alabilmek için anne karnında dokuz ay 15 günde gelişiyor, büyümek ve olgunlaşmak için bir ömür harcıyor, sonra da hayata tutunabilmek için mücadele ediyor. Her tohumun toprak altında gelişmek için geçirdiği süre farklı, kimi beş yıl boyunca kök salıp sonra toprak üstünde büyüyor, kimi bir hafta sonra toprak üstüne çıkıp büyüyor ama hepsinin mücadelesi aynı. Hayatta kalabilmek için güneşe doğru uzamak.

İnsan da öyle değil mi?

Hayatta kalabilmek, hayat kaynağına ulaşabilmek için mücadele ediyor sürekli, kısacık ömrünün her anında hem de. Bu bazen para, bazen güç, bazen mutluluk, bazen sevgi, en önemlisi de sağlık için. Önceliğin neyse onu istersin hayattan. Ama hepsi birbirine bağlıdır, birinden biri eksik olduğunda diğerlerinin anlamı olmaz ama sen bunun farkına bile varamazsın, çünkü hedefin bellidir, ulaşmak istediğin yer bellidir. Ona odaklanırsın.

Yaş kemale erdikten sonra geçmişe dönüp bir bakmalı insan. Bu hayatta neyi başardım diye sormadan önce geride ne bıraktım diye sorabilmeli. Aldığı cevap yüzünü güldürüyorsa ne mutlu.

Hayat ilk mücadeleyle başlayıp ilk başarıyla devam eder ve bu mücadele gözlerini yumduğun son güne kadar devam eder.  

Hayattaki ilk mücadelen neydi? Nefes alabilmek değil mi? Son mücadelen de o son nefesi alabilmektir maalesef.

İşte hayat budur…

İki nefes arasında geçen kısacık bir ömür…

Bir Değişik İnsan

Bir Değişik İnsan

Hani derler ya 70 milletten insan tanıdım diye, ben o gruptanım ama laf olsun diye değil harbiden tanıdım hatta tanımakla kalmadım beraber okudum, çalıştım, sosyalleştim. Kısaca bu insanlarla farklı ortamlarda bulunarak kişilikleri, hayata bakışları, olayları ele alışları ve değerlendirmelerini gözlemleme fırsatım oldu. Çok değişik insanlar ne yalan söyleyeyim.

Bize hiç ama hiç uymuyorlar.

Çok ilginçtir adamlar geçmişe takılıp kalmıyor. Geçmiş geçmiştir onlar için. Anlamsız geldi bana o zamanlar. İnsan neden geçmişi unutur ki? Ders al, hatalarından bir şeyler öğren değil mi? Otur konuş, anlat, neden öyle yaptığını, neden öyle dediğini, neden suçlunun sen değil de diğeri olduğunu anlat ki insanlar öğrensin değil mi?

Değil… Onlarda bu işler öyle olmuyormuş meğer.

Nereden bilebilirdim ki?

Bize caanım yurdumda çok farklı öğrettiler halbuki.

İlk eğitim kurumumuz nedir bizim?

Aile değil mi?

Aileden öyle öğrenmedik mi? Dayı, amca, hala, teyze artık hangisinin sırasıysa o gelir eve ve başlar anlatmaya. O öyle dedi de, bu böyle yaptı da, sonra ben ona dedim ki… uzarda uzar. Sonra hooop başa sarar ve yeniden başlanır anlatılmaya. Neden? Çünkü karşısındaki geri zekalıdır bir kerede anlamaz, emin olmak için bir kere daha anlatmak lazım, hatta her gördüğünde anlatmak lazım ki anlasın senin haklı olduğunu. Hatalı hep ötekidir, anlatanda hiç hata yoktur çünkü, doğanın kuralıdır bu. Kim daha çok anlatır ve konuşursa haklı odur, öyle öğrenilmiştir aileden.

Yetmiş milletten insanla tanıştım, yaşadım, okudum, sosyalleştim demiştim ya vallahide billahide tillahide Allah için biri kalkıp da bana geçmişte yaşadığı bir olayı bırak ağdalı ağdalı anlatmayı, kısa mesaj şeklinde bile özet geçmedi.

Neden biliyor musunuz?

Çünkü her ne haltsa o, yaşanmış ve bitmiş. Herkes kendi yoluna gitmiş, kendi hayatlarını yaşamaya devam etmişler. O yaşadıkları her neyse benimle uzaktan yakından bir alakası olmadığı için de bahsetme gereği duymamışlar. İyi ki de öyle olmuş.

Geçmişi geçmişte bırak. Bırakamazsan gittiğin her yere seninle gelir, hayatının her anında vücuduna yapışmış sülük gibi yanında taşır, kanını emmesine, seni yiyip bitirmesine müsaade edersin. Konuyla hiç alakası olmayan insanların üstüne kendi çöplerini bırakıp durursun. Sen belki anlattıklarınla kendinin ne kadar haklı ve doğru olduğunu ifade ettiğini zannedersin ama karşınızdakinin aklından geçen ‘banane birader‘ dir.

Ya arkadaş, iki kişi arasında yaşanan olay üçüncü şahıs için çöp bilgidir çöp… Bunu bir öğrenin artık. Haklılığının ya da haksızlığının olayı ne kadar çok anlattığınla uzaktan yakından alakası yoktur. Aksine, insan psikolojisi ve konunun uzmanlarına göre ‘geçmişte yaşanan bir olayın sürekli dile getirilmesi’nin farklı sebepleri varmış ama bunlardan en korkunç olanı da neymiş biliyor musunuz?

NARSİST KİŞİLİK BOZUKLUĞU.

Haydi geçmiş olsun…